Etiketler

, ,

AlainCorneau
Alain Corneau

‘Dünyanın Tüm Sabahları’ ile Türkiyeli sinemaseverin hayranlığını kazanan Fransız yönetmen Alain Corneau, Sinema Tarih Buluşması’nın konuğu olarak İstanbul’daydı.

YIL 1993, aylardan nisan… Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin koşar adım günlerinden biri. Fransız sinemasının usta kategorisinde değilse de, ilgiye değer yönetmenlerinden biri olarak tanıdığımız Alain Corneau imzalı bir film izliyoruz; ‘Dünyanın Tüm Sabahları’ (Tous les Matins du Monde). Müzik ve sinema evliliğinin, insan doğasının yalınlığıyla buluşmasına tanık oluyoruz o gün. Ve hayat çok başka akıp gidiyor ondan sonra.
Yıl 2002, aylardan aralık… TÜRSAK’ın düzenlediği Sinema Tarih Buluşması’nın konuğu olarak kim karşımıza çıkıyor dersiniz? ‘Efsane’ filmin yönetmeni Alain Corneau desek inanır mısınız? Ve ‘şans’ın da yardımıyla, artık usta demekte herhangi sakınca görmediğimiz yönetmenle söyleşi yapma olanağı doğuyor birdenbire.
Sıcaklığıyla kısa sürede sarıp sarmalıyor ruhumuzu Corneau. Ve nesnel olmanın son derece zor göründüğü bir söyleşiye kucak açıyoruz hemencecik…

Fransız sinemasının ‘Yeni Dalga’ sonrası sinemacılarından birisiniz. Bu akımdan etkilendiniz mi, yoksa bazı yeni yönetmenler gibi bu akımın Fransız sinemasını durdurduğu mu düşünüyorsunuz?
(Kahkahalar atarak ve yenileri kastederek) Bu gayet ‘normal’ bir durum… Sinemaya seyirci olarak gitmeye başladığımda ‘Yeni Dalga’ başlamıştı ve yerleşmişti. ‘Yeni Dalga’nın eleştiri okulundan tabi ki çok etkiledim. Bizim Amerikan sineması veya genelde sinema hakkındaki görüşümüz, tabi ki Cahiers du Cinema gibi dergilerin görüşlerinden etkilenerek belirginleşti. Fakat biz sonraki jenerasyon olarak, onların etüd etmediği bir sinemaya da yöneldik. Belki analizimizde onlardan daha ileri gitmiş olabiliriz. Bir janr sineması ortaya çıkardık. ‘Yeni Dalga’nın belki de sakladığı, önüne geçip de karanlıkta bıraktığı sinema tarihinin başka bir bölümünü de öğrenmiş olduk böylece.

‘Yeni Dalga’, Fransız sinemasında bazı şeylerin önünü kesse de birçok şeyin de önünü açmıştır diyebilir miyiz o halde?
Her eleştirel harekette olduğu gibi hem pozitif hem de negatif olan yanlar var. Pozitif olan yönü, yeni bir tarz sinemaya açılım getirmesiydi. Bir de o anda var olan Fransız sinemasına karşıt olarak antiakademik bir sinemaya yol açmasıydı. Ama tabi ki her mesih savaşında olduğu gibi, oğullar babalarının yerini almak istediklerinde birçok haksızlık yaparlar.

Sinemaya başlangıcınız, Fransız polisiyeleriyle oldu. Bunlarda, özellikle Amerikan sinemasının ‘kara film’ (film noir) geleneğinden beslendiğinizi söyleyebilir misiniz?
Evet. O anda sahip çıktığımız bütün değerler buydu; yani kara, polisiye, Amerikan sineması. Ama işte onları yaparken anladım ki, başka bir geleneğe ihtiyacım vardı. O gelenek de, gerçekten oturmuş Fransız sinemasının geleneğiydi. Mesela ilk yaptığım polisiye film ‘Polis Piton’ (Police Python 357), çocukluğumun dekorunda geçsin istedim. Ve müthiş bir çelişki verdim böylece; bir yandan Amerikan aksiyon sineması gibi bir sinema yapıyordum, bir yandan da benim çocukluğumun ulusal dekorunu kullanıyordum.

İlk dönemlerinizde polisiyeler varken, ‘90’larda daha çok insan ilişkilerine yöneldiniz. Bunun yaşınızla bir ilgisi var mı?
(Gülerek) Yaşımla ilgisi olduğu bir gerçek. Bu istisnai bir şey değil; çünkü bir baktım, tek başımayım bu sinemada. O yüzden devam edemezdim. Bir de farkına vardım ki, aslında anlattığım kimlik hikayeleri çok farklı değiller; ama bir polisiye filmde hikaye bunun önüne geçer. Fakat şimdi yaptığım sinemada onlar öne çıkıyor. Polisiye entrika olmadığı için onlar da saklanmıyor. Ama çok da farklı değil anlattığım hikayeler.

Doğru aslında. ‘Dünyanın Tüm Sabahları’nı düşünürsek, insan ilişkileri var; ama bir entrika da var. Polisiye sinemada olan entrikanın bir başka biçimi…
Önceki yaptığım filmlerde de, şimdi yaptığım filmlerde de ortak nokta şu: Psikolojik bir şey öne çıkıyor, yani çatışma ve kader…

Buna, insan doğasının yalınlığını anlatıyorsunuz diyebilir miyiz?
Mümkünse… Film yapmak istediğim zaman, bu polisiye olsun ya da olmasın, beni ilgilendiren şu; film yapmak istediğim zaman farkına varıyorum ki, karakterler, yaşadıkları kader içindeki kimlik savaşı içindeler. Beni ilgilendiren bu.

Bir müzik geçmişiniz olduğunu da biliyoruz. Bunun sinemanıza yansıması nasıl oldu?
Müzik, benim değişik bir çeşit sinema yapmamı sağladı. Temalar, fikirler, konular çok önemli. Ama bir filmin sonucunda asıl önemli olan, müziğin sonucunda önemli olana benziyor. Her şey montajda bence. Oyuncunun suratını çekiyorsunuz; ona üç kare eklerseniz ya da üç kare çıkarırsanız, işte orada ritm ve film başlar. Mesela bir kitabı alırsın, açarsın, okursun ve elinden bırakırsın. Oysa sinemada ve müzikte zamana uymak zorundasın ve onun içindeki tempoyu tutmak zorundasın. Size çok somut bir şey söyleyeyim; şimdiye kadar hiçbir senaryoyu, müziğinin ne olacağını bilmeden bitirmedim. Ya var olan müzikleri kullanıyorum ya da orijinal müzik yaptırıyorum; öyle olduğu zaman da film başlamadan önce müzisyenlere bir kısmını yaptırıyorum.

Bu çok rastlanan bir durum değil sinemada…
Çok nadir hatta. Sette provalarda bile müzik kullanıyorum zaman zaman. Oyuncular için müthiş önemli bir şey bu. Çünkü bazen koca bir sekansı müziğin ritmi üzerine kuruyorum. Hiçbir zaman resmi alıp üzerine müziği koymuyorum. Montaj yaparken, müziğe göre yapıyorum. Benim için imkansız bir şey müziksiz montaj yapmak. Çünkü o zaman her şey farklı oluyor. Bu yüzden de hayatımda bir kere müzikle ilgili bir film yaptım. Mecburdum…

O da bir başyapıt oldu…
Müzik sayesinde…

Amerikan sineması hakkında düşünceleriniz nedir? Dünya sinemasına katkısı hangi oranlarda?
20 yıl önceki sinemayla aynı buluyorum Amerikan sinemasını. Aynı objektiflerle devam ediyor. Ama tabi ki stiller değişiyor. Amerika, genelde ekonomik olarak ve endüstri olarak çok güçlü olduğu için, tabi ki bir katkısı oluyor. Bunu saklayacağımıza, dingin bir şekilde kabul edelim bu fikri.

Nicelik olarak bir katkı mı, yoksa nitelik olarak mı?
Nicelik olarak… Evet; ama bunu kabul ettikten sonra elimize kuvvet geçer, böylece nitelik için savaşmaya başlayabiliriz. Fransızların çok kötü savaştığı bir biçim var; Amerikan sineması kötüdür diyorlar. Düşmanımız filmler değil, düşmanımız politik ve ekonomik Amerikanın hegemonyası. Biz de Fransa’da buna karşı bir şekilde savaşıyoruz. Birtakım kurallarla bunu korumaya çalışıyoruz.

Son dönem Fransız sineması nereye gidiyor?
Çok çeşitli… Fransız sinemasının en önemli kalitesi, müthiş bir çeşitlilik yaratmış ve bunu korumuş olması. Gerçekten ticari olan filmler var. Ama bir yandan da bir sürü ilk film var. Ve Rohmer gibi tam Fransız kültürüne göre sinema yapanlar var. Ve tabi şarapta olduğu gibi iyi yıllar var, kötü yıllar var (Gülüyor). Bu çok iyi bir sene olmadı şimdilik. Pek iyi gitmiyor. Ama çok film yapmak da önemli; çünkü ne kadar çok yapılırsa, içinden iyi film çıkma olasılığı da o kadar artıyor. O yüzden geçen sene 130 film yaptık. Fransız sineması, stil anlamında çok karmaşık bir yenilenme içinde şu anda, Asya sinemasında olduğu gibi.

Bizim sinemamız hakkında bir fikriniz var mı?
Çok az. Fransa’da çok az biliniyor. Türk sinemasının ekonomik durumunu çok iyi biliyorum. 30 yılda 300 filmden 12 filme düştüğünüzü duydum. Ve de çok düşük bütçelerle çalıştığınızı biliyorum. Tabi ki Hollywood tarafından ezilmiş bir ülkesiniz ve tek değilsiniz bu konuda. Ve en kısa zamanda Avrupa’ya girerseniz, böylelikle birlikte mevzuatlar üzerinde çalışırız. Ve de bizim müttefikimiz olursunuz Amerikan filmlerine karşı (Gülüyor). Bizim problemimiz de bu. Amerika kendi içinde çok birleşik, ama Avrupa birleşmiş değil. Hep yanımızda İtalyanlar, İspanyollar, Yunanlılar var; ama karşımızda da İsveçliler, Almanlar var. Dolayısıyla bizim Türkiye’ye, Türkiye’nin de bize ihtiyacı var.

Genel anlamda dünya sinemasında bir yaratma sorunundan söz edebilir miyiz? Özellikle son dönemlerde ve senaryo aşamasında…
Evet, Fransa’da bu var. Çünkü ‘Yeni Dalga’ senaristlik mesleğini dışlayan bir akımdı. Daha sonraki yıllarda da oyun kişilerinin olduğu bir hikaye anlatma biçimi, modası geçmiş kabul edildi. Ve de genç yazarlar hiçbir şekilde senarist olmak istemediler, çünkü aşağılanan bir meslekti. Şimdi birkaç yıldır yeni bir döneme geçtik, ama bir nesilde de senarist yetiştiremeyiz. Birkaç nesil lazım.

Sinemanın ve sinemacının sorumluluğu ne olmalı?
Sinema, bir şeyler söylemek zorundadır; ama sonuç vermek zorunda değildir. Eğer etkili olabilecekse bir şekilde, onda da ancak insanların kendi sonuçlarını kendilerinin çıkarmasıyla olur. Aşırı ve sert mesajlı bir sinema, tam tersine iletişimi kapatır. Ve de etkili olması, bir sürü sosyal ve politik etkene bağlı. Bir yandan da sinemanın iktidar için tehlikeli olduğunu Fransa’da da anlamaya başladılar. Şimdi müthiş bir ahlaki baskı var sinemaya ve televizyona karşı.

Sinemaya uzak bir soru soracaktım, ‘Avrupa Birliği’ne girişimizi destekliyor musunuz?’ diye, ama desteklediğinizi öğrenmiş olduk…
Fransa’da bundan çok bahsediyoruz. Ve şimdiye kadar duyduğum en iyi avukatlarınız, Yunanlı politikacılardı. Üstelik konuşma açısından en güzel silah da, ‘Siz Hıristiyan bir Avrupa mı istiyorsunuz? Çünkü hiçbirimiz bunu istemiyoruz’ şeklinde…

Radikal gazetesinin
18 Aralık 2002 tarihli sayısında yayımlanmıştır.