Etiketler

, , , , , , , , ,


Not: 8/10
2004 Güney Kore-Japonya, 88 dk.
Yönetmen: Kim Ki-Duk
Oyuncular: Lee Seung-Yeon, Lee Hyun-Kyoon, Kwon Hyuk-Ho, Choi Jeong-Ho

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Sevmek Zamanı / Time to Love (1965)
Yönetmen: Metin Erksan

SİZLER bu yazıyı okumaya başlamadan bir ön bilgi vermek istiyorum: Burada okuyacağınız yazı, daha önce mynet internet sitesinde çıkan Boş Ev eleştirisiyle, Radikal gazetesinde yayımlanan Kim Ki-Duk profilinin harmanlanmasıyla kaleme alındı. Her iki metnin temel argümanlarını aldığım bu yazıda, zaman içinde edindiğim kimi ek bilgiler ve görüşler de kendine yer buldu doğal olarak…
Bir ülke tarihinin o ülkenin sanatsal gelişimini şekillendirmesinin, sanatçıların yaratıcılığına yaptığı katkının en temel göstergelerinden biridir Güney Kore sineması. Binlerce yıllık Kore tarihinin tüm çalkantısı bir yana, 20. yüzyılda önce Japon baskısı altında ezilip silikleşen, ardından da 2. Dünya Savaşı sonrasında 38. paralelin iki yakasına hâkim olan Amerikan ve Sovyet hükümetlerinin yarattığı ‘bölünmüş Kore’ imajıyla ‘düşman kardeşler’ moduna konuşlanan bu ülkenin insanları, Soğuk Savaş döneminde Amerikan ve Sovyet bayraktarlığıyla öne çıkarlar. Binlerce yıl geriye uzanan ortak bir kültürün nimetleriyle büyümelerine karşın, kapitalizm ve komünizmin dinamikleriyle hareket etmektedirler artık. 1990’larda Kuzey Kore’nin efsane lideri Kim Il-Sung’un ölümüyle birlikte göstermelik bir ‘yakınlaşma’ trendine giren hükümetlerden güneyde olanı, giderek ‘küçük Amerika’ imajını güçlendirir ve bugünlere kadar gelen bir ‘ilerleme’ arayışı içine girer. Kuzey tarafı ise ABD’nin başına büyük dertler açmanın eşiğine gelir…
Kore tarihi üzerine bu küçük hatırlatmanın ardından, ‘ermiş’ olduğu yönünde neredeyse kesin fikirlere sahip olduğumuz sinemacı Kim Ki-Duk’a geçelim isterseniz… Sinemaya dair herhangi bir eğitim almamasına, önceleri fabrikalarda, ardından da orduda görev almış olmasına karşın, sanki bir yerlerden vahiy inmiş gibi 1990’larda sinema yapmaya başlayan (ki ilk filmini 1996’da çekmiştir) yönetmen, insan ruhunun derinliklerine inip oradan çıkardığı ‘uhrevî’ malzemeyle her daim düşünmeye iter sinemaseverleri. Her filminde yapaylıktan uzak duran, ‘saf’ olanın peşine takılan bir anlayış hâkimdir onun sinemasında. Birçok sinemacının allayıp pullayarak sunmaya çalıştığı insanî değerleri, olanca basitliğiyle kavrar ve onlardan bir tür ‘üst düşünce’ modeli elde eder. Kim Ki-Duk sinemasının insanoğlunun tüm zavallılığını öne çıkarırken onu yüceltmeyi de ihmal etmeyen tavrı, öylesi bir paradoks yaratır ki, filmlerindeki karakterlerin yarattığı evrende ayaklarımızın yerden kesildiğini hissederiz. Onu ‘ermiş’ mertebesine yaklaştıran, belki de oturtan temel neden de budur bize göre.
Ülkesinin 1990’larla birlikte giderek ‘gelişen’, geliştikçe mekanikleşen yapısını tersten okuma dersleri gibidir Kim Ki-Duk filmleri. Güney Kore insanından beslenmektedir ama onun ‘yükseldikçe yapaylaşan’ hedeflerinden soyutlar kendisini, insanın özüne odaklanır ve bir tür ‘trans sineması’ yaratır yönetmen. Yalnızlığa itilen modern insanın korkularına eğilir, hatta onların üzerine gider ve bunu daha çok ‘tutku’ ekseninde kimliklendirir. Aşkın tutku boyutuna öylesine takılmaktadır ki Kim Ki-Duk sineması, bunu yeni bir ‘evrim teorisi’ gibi sunar, insanın yaradılışına yeni anlamlar yükleme inancı göze çarpar sık sık.
Özellikle 2000’li yıllarda hız kazanan, bazı yıllar iki filmiyle birden ciğerimizi söken, düşünmeyi unutmaya çalışan modern insana bu melekeyi yeniden kazandıran Kim Ki-Duk sineması, İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… Ve İlkbahar ya da bu yazının öznesi olan Boş Ev’le kendini sinema sanatının üzerinde bir yerlere koymayı başaran yönetmene ekstra değerler yüklememizi haklı çıkarır. Çoğunlukla tutkuyla ete kemiğe bürünen zaaflarımızı bu kadar ‘net’ tespitlerle önümüze koyan ve çözüm olarak ‘düşünce gücü’nü gösteren bir insana ‘öncelik hakkı’ tanımamız kadar doğal bir şey olamaz diye düşünüyoruz…
Güney Kore sinemasının bendini çiğneyip aşan tırmanışının başlıca müsebbibleri arasında kendine sarsılmaz bir yer edinen Kim Ki-Duk, Boş Ev’de önceki filmi İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… Ve İlkbahar’da olduğu gibi bizleri insanoğlunun temel refleksleri üzerine düşünmeye itiyor ve benzerine az rastladığımız bir ‘sükûnet’ havasına sokuyor.
Filmin öyküsü, anlatımı kadar sade ve düz bir yapıyla vücut buluyor… Boş olduklarını kontrol ettikten sonra girdiği evlerde yaşayan, ama herhangi bir şey çalmayıp hiçbir eşyaya zarar vermeyen genç bir adamın ‘sessizlik’le anlamını bulan hikayesine odaklanan film, baş karakterin yine boş sanıp girdiği ama mutsuz bir kadınla karşılaştığı evle yeni bir yöne doğru akmaya başlar. Kocasıyla olan mutsuzluğunun işareti olan evi terk eden ve ‘boş evci’yle birlikte kaçıp onun yaşamını paylaşan kadının aşka doğru yelken açışı, öykünün de kırılma noktalarından birini oluşturur. Girdikleri evlerde adeta birer ‘hayalet’ gibi yaşayan ve sevgilerini gitgide büyüten ikili, hiç konuşmadan ama buna da gereksinim duymadan paylaşırlar yazgılarını…
Kim Ki-Duk’un bir ‘ermiş’ havası taşıdığına olan inancımızı pekiştiren Boş Ev, bir yandan da hayata ‘yapaylık’ katan gözlüklerimizi çıkarmamızı, her şeyi son derece ‘basit’ ve saf haliyle kabul etmemizi sağlıyor. Onca sorumluluk ve kaygıyla var olan hayatlarımızın ‘komplike’ yapısından uzaklaştırıyor bizi bu film ve meselenin özüne doğru içsel bir yolculuğa çıkarıyor.
‘Başkalarının hayatını yaşamayı istemek’ gibi karşı konulmaz bir içgüdünün yansımalarıyla dolu olan yapım, kendi trajedimizinden kaçışın etkili bir yolunu gösteriyor bizlere böylece. Yalnızlık, uyumsuzluk ve mutsuzlukla taşımak zorunda olduğumuz hayatlarımızın tekdüzeliğini alternatif bir tekdüzelikle çözüme kavuşturabileceğimizi hatırlatıyor. Aşka açılan kapının kolu olup olmadığına da kafayı fazla takmayan yönetmen Ki-Duk, karakterlerinden birine söylettiği (ki ikisinin ağzından çıkan tek şey) “Seni seviyorum”la sevginin lafazanlığından uzaklaşıp içselliğine vurgu yapıyor. Bu durumun giderek ‘ulvî’ bir kıvama ulaşması ise öykünün ruhunu ‘pasif direniş’ tadına kadar götürüyor.
Tutkunun farklı (gerçekten de alabildiğine farklı) bir şekilde dışavurulduğuna şahit olduğumuz Boş Ev, sinemasal zenginliğiyle olduğu kadar içeriğinin ‘sezgisel’ yansımalarıyla da dikkat çekiyor. Bu filmi izlerken ilginç bir ‘paylaşma modeli’yle karşılaşacağınızı da hatırlatalım…
Venedik, San Sebastian ve Valladolid film festivallerinden önemli ödüllerle dönen yapım, Kim Ki-Duk’un bir ayda yazdığı, 16 günde çektiği, 10 günde kurguladığı, yani çok kısa bir zaman dilimi içinde yaratıp biçimlendirdiği bir ustalık gösterisi. Tüm bu ‘çabukluk’un getirdiği bir ‘acele giden ecele gider’ durumuysa filmin hiçbir anında hissedilmiyor. Aksine ‘durgun’ akma konusunda ısrarlı, tutarlı, telaşsız bir yapıda seyrediyor film.
Şiddetle eşdeğer tutulan Uzakdoğu sinemasının daha ‘sakin’ yansımalarından biriyle randevulaşmak ve insana dair bildiğimiz ama itiraf etmekten çekindiğimiz özelliklerle baş başa kalmak için kaçırılmayacak fırsat Boş Ev. Bu filmi izlemek için Uzakdoğu sineması tutkunu olmanız gerekmediğini de özellikle vurgulayalım…
Ve son olarak, Kim Ki-Duk sinemasıyla artık tanışmanız gerektiğini düşünüyorsanız, böylesi bir başyapıtla başlamakla harika bir start alacağınızı söyleyelim. Adeta ‘kemikleri alınmış’ bir öykülemeyle baş başa kalarak, kendinizi dinlemeye ve iç dünyanızda sizi yakan düşüncelerle yüzleşmeye doğru yelken açmanın en iyi yollarından biri olduğunu göreceksiniz Boş Ev’in. ‘Dokunaklı’ kelimesinin sözlük anlamıyla tanışmaksa hayatınızda yaşayacağınız en güzel deneyimlerden birine sürükleyecek sizleri ve belki sevdiklerinizi…
Var olmakla var olmamak arasında pek de bir fark bulamayacağınızı görmek, kalabalıklar arasında ‘iki kişilik bir nokta’ belirleyip orada sakince beklemek, geleceğin aslında bugüne dair ‘sancısız’ bir kavram olduğunu öğrenmek, her şeyi anlamlandırma sevdasıyla yaşamanın beyhudeliğini fark etmek, aşk ve tutkunun çözülmeyi bekleyen duygu çırpınışları olmadığını bilmek… Tüm bunları düşünmek ve belki de hiç düşünmemek… İşte Kim Ki-Duk sinemasından bütün vücudumuza yayılan (yayılması gereken) enerjinin anahtar durakları… Boş Ev’le alın bu enerjiyi ve hapsedin bünyenize… Onu nasıl harcayacağınız ise size kalmış!

Mynet’te (mynet.com)
27 Mayıs 2005 tarihinde,
Empire Türkiye dergisinin
Mart 2007 tarihli sayısında ve
Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
4 Ocak 2013 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Bin-Jip
Lee Seung-Yeon, Lee Hyun-Kyoon