Etiketler

,

ZekiOkten
Zeki Ökten

Bu hafta ‘Çinliler Geliyor’la salonlara konuk olacak Zeki Ökten, insan yalınlığına odaklanmış sinemasıyla kuşağının en istikrarlı yönetmeni kimliğiyle öne çıkıyor.

HER ne kadar 2000’li yıllarda çektiği son iki filmle (‘Gülüm’ ve ‘Çinliler Geliyor’) düş kırıklığı yaratmış olsa da, kariyerindeki istikrarla saygınlığını her daim korumuş bir usta Zeki Ökten. 1960’ların hemen başında asistan olarak başladığı sinemada hep insanın özüne inmeye çalışan, onun temel sorunları üzerinde gezinen ve sesini yükseltmekten özellikle kaçınan kendine has bir dil yaratan yönetmen, 40 yılı aşkın bir süredir medyatik olmanın yanına bile yaklaşmayı düşünmeden sessiz sedasız yansıtıyor sinemaya olan aşkını.
Henüz 22 yaşındayken çektiği ‘Ölüm Pazarı’ adlı filmle yönetmenliğe adım atan, ancak yapımın başarısızlığı üzerine uzun bir süre Atıf Yılmaz, Lütfi Akad, Halit Refiğ, Memduh Ün gibi ustalarının yanında pişerek kendini daha iyi filmler yapmaya hazırlayan Ökten, Türk sinemasının bugünlere gelmesinde büyük payı olan bu isimlerden topladıklarıyla 1970’lerin başında neredeyse hiç ara vermeden uzayıp gidecek ‘ikinci yönetmenlik dönemi’ne geçer. ‘Kadın Yapar’la start alan bu dönem, kimi zaman piyasa işi filmlerle zedelenir gibi görünse de, onu sinemamızın önemli simaları arasına sokar. Kendinden önceki kuşağın sağlam özelliklerini bünyesine hapseden ve bunu zenginleştirip geliştirmeyi başaran Zeki Ökten sineması, Selim İleri senaryolarına dayanan ‘Bir Demet Menekşe’ ve ‘Askerin Dönüşü’ gibi yapıtlarla rüştünü tam anlamıyla ispatlar. Aralara sıkıştırdığı sıradan komedilerde bile bir yönetmen bakışına sahip olduğunu gösterir sinemaseverlere.
1970’lerin ikinci yarısında Kemal Sunal komedileriyle gündeme gelen Ökten, ‘Kapıcılar Kralı’ ve ‘Çöpçüler Kralı’ gibi yapımlarla hem güldürmeyi hem de keskin bir toplum eleştirisine soyunmayı başarır. Toplumun ezilen alt sınıfının bilince doğru yönelen serüvenini Sunal’ın da etkisiyle gülümseyen bir yapıya kavuşturan bu filmler, yönetmenin sonraki dönemi için de sağlam ipuçları taşımaktadır. Zeki Ökten sinemasının insanın özüne tutunan karakteristiği, belki de en çok bu yapımlarda kendini göstermiş; gülerken hüzünlenmenin, hüzünlenirken düşünmenin önünü açmıştır.
Türkiye tarihinin en çalkantılı, aynı zamanda ‘bilinç’in en açık olduğu dönem olan 1970’lerin sonlarında Yılmaz Güney’in hapislik günlerinin yönetmeni haline gelen Ökten, arka arkaya çektiği iki Güney senaryosuyla (‘Sürü’ ve ‘Düşman’) kendisinden (ya da sinemasından diyelim) hiç beklenmeyen bir çıkış yapar. Berlin Film Festivali’nden iki ödül kazanan ‘Sürü’, Locarno’da da büyük ödül olan Altın Leopar’ı alır. ‘Düşman’ da Berlin’den eli boş dönmez ve Yılmaz Güney sinemasının tipik özelliklerini taşıyan bu iki yapım, Ökten’in yönetmenlik kariyerini şahlandırır. İnsan denen yaratığın her türlü yapısal özelliğini sindirmiş olan yönetmen, yaşadığı ülkenin ‘kılçıklı’ gerçeklerine yakın duran hissiyatını da doruğa taşır bu filmlerle.
12 Eylül darbesinin ardından ‘Faize Hücum’, ‘Pehlivan’ ve ‘Ses’ gibi filmlerle sinemasındaki ‘düşmüş’ karakterler mozaiğini genişleten Ökten, özellikle ‘Ses’le 12 Eylül üzerine etkili cümleler sarf eder. Sonrasında yeniden Kemal Sunal’a dönen ve eleştirel güldürünün sağlam örneklerini sunan sinemacı, 1988 yapımı ‘Düttürü Dünya’yla uzun bir ara vereceği yönetmenlik yaşamının zirvelerinden birine imzasını koyar.
2000’li yıllarla birlikte senarist Fatih Altınöz’le çalışmaya başlayan Zeki Ökten, üç filmlik yeni döneminde geçmişin değerleriyle bugünün hengamesi arasına sıkışmış karakterlere kucak açar ve onların bu durumundan yansıyan tespitler yapmaya çalışır. ‘Güle Güle’yle idare eden, ‘Gülüm’le yalpalayan bu dönem, son olarak ‘Çinliler Geliyor’la tıkandığının sinyallerini verir. Altınöz’ün nefes almayan, sık sık tekleyen, boşlukları doldurulamamış, diyalogların yapaylığıyla ritmini bulamayan senaryosu, Zeki Ökten’i de bir yönetmen olarak köşeye sıkıştırır son filminde. Usta, deneyimiyle yaşamayan senaryoya belli bir derinlik katmaya çalışsa da toparlayamaz elindeki ‘çürük’ malzemeyi ve kariyerinin belki de en ‘olmamış’ yapıtıyla baş başa bırakır bizleri…

Radikal gazetesinin
6 Aralık 2006 tarihli sayısında yayımlanmıştır.