Etiketler

, , , , , , , , , ,


Not: 10/10
1984 Batı Almanya-Fransa-İngiltere, 145 dk.
Yönetmen: Wim Wenders
Oyuncular: Harry Dean Stanton, Nastassja Kinski, Dean Stockwell, Aurore Clément, Hunter Carson

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Gerry (2002)
Yönetmen: Gus Van Sant

BİR zamanlar ‘Yeni Alman Sineması’ diye anılan akımın içinde önemli bir konuma sahip olan Wim Wenders’in kaybolmak, bulmak (bulunmak), unutmak (hatırlamak) ve paylaşmak üzerine benzerine az rastlanır bir yoğunlukla kimliklenen filmi Paris, Texas, yitip gitmenin kimi zaman kaçınılmaz olduğu bir ruh halinin yansıması. Sam Shepard’ın senaryosunun izini mükemmel bir anlatım geleneğiyle takip eden Wenders, uçup giden geçmişin yeniden ve tokat gibi yolumuza çıktığı anların şiirini yazıyor filmiyle.
Harry Dean Stanton’ın belki de kariyerindeki en önemli performansını sergilediği Travis karakteri (ki sinema tarihinin unutulmazları galerisindeki yerini almıştır) üzerinde yapılanan bir hikaye anlatıyor film. Çölün ortasındaki ‘hiçlik’ten alınıp kardeşi tarafından eve getirilen Travis’in, burada oğlunun da katkısıyla geçmişiyle yaşadığı hesaplaşma resmediliyor öyküde. Her şeyi ve herkesi unutmayı tercih etmek gibi bir sonuçla yüzleştikten sonra yeniden hatırlamanın eşiğine gelen kahramanımız, kendini durgun akan hayatın kollarına teslim etmişken bir ‘keşif süreci’ içine çekiliyor, hafızasızlığın girdabından sıyrılmaya çalışıyor. Bunu yaparken de hayatını altüst eden ‘aşk’ın (Nastassja Kinski oynuyor bu rolü) peşine düşüyor, yarım kalanı tamamlamaya çalışıyor ve sorulardan olabildiğince kurtulmak için didiniyor.
Wim Wenders sinemasının karakterlerin ruhuna yapışan ve bundan ‘tecrit edilmiş’ bir kompozisyon çıkaran yörüngesinin enfes bir uzantısı Paris, Texas. Yol kavramını insanın kendini (gerçeği) arayışıyla özdeşleştiren yönetmen, bu filmde böylesi bir yaklaşımın en değerli ayrıntılarıyla beziyor büyük resmi. Gösterdiği resmin içinde gizlenen ipuçlarını öyle çarpıcı anlarda ve durumlarda su yüzüne çıkarıyor ki Wenders, bütünü tamamladığınızda Travis’in yürek burkan trajedisini kaygan zeminden kurtarıp bir ‘kütle’ olarak avucunuzun içinde tutabiliyorsunuz. Kollarınızdan sıyrılıp garbın afakında yitip giden aşkın tetiklediği unutma isteğini derinden yaşayan bu karakterin, hafızasını silip kaybolduğu durumdan çıkışıysa başka bir trajediyi taşıyor önüne. Ama bu kez, yüzleşeceği trajediden kaçmak yerine onun üzerine doğru çeviriyor direksiyonu ve nedenlerin kıskacından kurtulabileceğini hissediyor, bunu bizlere de hissettiriyor.
Varoluşunu ‘hiçlik’ kavramı üzerine kuran Travis’le yaptığımız yolculuk, bizleri bir yandan insan doğasının kırılgan yapısına doğru götürürken, öte yandan da bu yapının acımasızlığına teslim olmayı işaret ediyor. Rotayı ikinci kez ‘hayatının aşkı’na çeviren karakterin çevresiyle kurduğu iletişimin minimize edildiği öykü, böylece odaktan sapmamayı öğretiyor bize, ‘hedefteki adam’la iç içe geçen dakikalarla baş başa bırakıyor. O denli yol yordam bilen bir kıvama ulaşmış oluyorsunuz ki öyküyü takip ederken, Travis olmak ya da Travis’le olmak arasında herhangi bir fark kalmıyor. Harry Dean Stanton’ın salladığı sağlam oyunculuk fiskeleriyle de iyice şekillenen karakter, açıkları kapamakla uğraştırmıyor seyircileri, onlarla el ele tutuşup ‘arayış’a ortak ediyor.
Paris, Texas’ın kelimelere sığınmayan bir görüntüsü de var. Lafazanlıktan sıyrılan, kelimeler aleminin kaynağına inip oradan gerekli olanları alan ve onlarla ekonomik bir sonuca ulaşan Sam Shepard senaryosu, Wim Wenders’e büyük bir kolaylık sağlıyor hikaye anlatımında. İmgelerle cümleler arasında sarsılmaz bir bağ kuran metin, yönetmenin sinematografik zenginliğine ekstra anlamlar katıyor, onu sınırlardan arındırıyor, öykünün ‘gezgin’ atmosferinin çarpabileceği duvarları ortadan kaldırıyor. Çağdaş Amerikan tiyatrosunun etkin isimlerinden olan Shepard, tiyatro oyunu yazımında inandırıcı olmanın zorluğunu iyi bildiğinden olsa gerek, bu filmin senaryosunda yaşanması muhtemel herhangi bir ‘sallantı’ya izin vermiyor. Baş karakterin kimliğini ilk kareden itibaren tutarlı bir çizgiye oturtuyor, son kareye gelindiğindeyse geçen yaklaşık iki buçuk saatin muhakemesini yapabilecek düzeye getiriyor izleyiciyi.
Filmin ‘yabancılaşma’ya dair söyledikleri de öykünün çatısı altında önemli bir yere sahip. Hatta içine çekildiğimiz girdabın temel taşlarından biri olarak bile görmek mümkün bu kavramı. Etkiye tepki göstermenin arkasına saklanarak yabancılaşan insan, kimi zaman çevresinin ona yönelttiği okları savuşturmak için başvurduğu içe kapanma durumunu en derin haliyle yaşıyor bu hikayede. Travis’in her şeye ve herkese karşı yaşadığı yabancılaşmanın içinde devinmesi, tıpkı bir örümcek ağına takılmış sinek moduna sokuyor onu. Ama örümceğin hiçbir zaman gelip onu yemeyeceğini sanıyor öykünün başından sonuna kadar. Bu hissiyat, onu giderek kurtulmaya çalışma refleksinden de uzaklaştırıyor ve tam bir ‘kopuk uçurtma’ modeline taşıyor.
Cannes Film Festivali’nden aldığı Altın Palmiye başta olmak üzere birçok ödülle taçlandırılan Paris, Texas, temelde yönetmen Wim Wenders-senarist Sam Shepard-başrol oyuncusu Harry Dean Stanton sacayağının üzerinde yükselmesine karşın, diğer unsurları da tıkır tıkır işleyen bir başyapıt. Özellikle Travis’in oğlunu canlandıran Hunter Carson’ın büyükler dünyasında yarattığı etki yadsınacak gibi değil. Küçük aktör, doğru bir tercihle filmde de kendi adıyla oynatılıyor, dolayısıyla da hikayeden kopmaması sağlanıyor. Böylece ‘gerçek’ bir dünya içinde salınma efekti yaratılıyor küçük Hunter’ın özelinde, karşı çıkılmaz bir yaşarlık üzerinden hareket ediyor onun karakteri. Filmin senaryosunda parmağı olan L.M. Kit Carson’ın oğlu olmasının da etkisi var kuşkusuz bu inandırıcılıkta… Robby Müller’in yalnızlık, yabancılaşma ve boşluk duygularını kusursuzca yansıtan görüntüleri, Ry Cooder’ın gitarından dökülen ezgilerden oluşan ekonomik müziği ve Nastassja Kinski’nin ‘özne’ olma durumunu açığa çıkaran tazeliği de etkin rol oynuyor bu yaratıcılık zirvesi yapımda.
Burada okuduğunuz ‘hissedilenler’in de ötesinde şeyler bulabileceğiniz, hatta kendi bakışınızla yeni bir profil bile çizebileceğiniz Paris, Texas, Wim Wenders’in imrenilesi filmografisinin en ışıltılı gösterilerinden biri. Bu ışıltının altında dopdolu bir alt metin olduğunu, filmin bir insanlık trajedisinin bütün dinamikleriyle donandığını ve hiçbir şeyi gözden kaçırmayan bir gözlemevinden çıktığını da ekleyelim…

Empire Türkiye dergisinin
Nisan 2007 tarihli sayısında,
Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
20 Nisan 2012 tarihli sayısında ve
“Aşktan da Üstün 50 Film 3” kitabında yayımlanmıştır.


Nastassja Kinski