Etiketler

, , , , , , , , , , , , , ,


Not: 9/10
1997 Fransa-ABD, 134 dk.
Yönetmen: David Lynch
Oyuncular: Bill Pullman, Patricia Arquette, Balthazar Getty, Robert Loggia, Robert Blake, Natasha Gregson Wagner, Giovanni Ribisi, Richard Pryor, Gary Busey, Scott Coffey

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Kayıp Nehir / Lost River (2014)
Yönetmen: Ryan Gosling

DAVID Lynch sinemasının bilinçaltında yuvalanan ve oradan izleyiciye zorlu bir seyir süreci sunan yapısının belki de en temel direklerinden biri “Kayıp Otoban” (Lost Highway). Görünenle yaşananın farklılığı üzerinde gezinen bu ‘mikser’ tadındaki film, bir yandan psikanalitik bir hüviyetle yolculuğuna anlam katarken, öte yandan da polisiye bir entrikanın kuyruğuna takılıyor. Her iki kulvarda da yetkinliğini sinemasal zenginlik anlarıyla destekleyen yapım, Lynch’in ilk kareyle son kare arasındaki alanda boşluk bırakmama meziyetini en iyi yansıtan filmlerinden.
Hipnotize edici bir yol görüntüsüyle (ve David Bowie’nin “I’m Deranged” şarkısıyla) açılan film, böylece sonraki dakikalarda başımıza gelecekler hakkında da bir ipucu veriyor. Diyor ki, “Bu andan itibaren göreceklerinizle sizi uyuşturup iliklerinize işleyeceğim.” Doğrusu ya, öyle de yapıyor bu sezgilerle ilerleyen başyapıt. Önce ‘sıkıcı’ bir çiftle tanışıyoruz öyküde: Fred ve Renee Madison. Bill Pullman ve Patricia Arquette’in uyuşuk adımlarla canlandırdıkları bu iki karakter, kapılarına bırakılan videokasetler aracılığıyla gergin bir atmosfere çekiliyor. Tenor saksofon üstadı Fred’in seksi karısı Renee’yi öldürmesine kadar uzanan bir sürecin ardından ölüme mahkum edilen adam, hücresinde yaşadığı aşırı baş ağrısı nöbetlerinden biri sırasında genç otomobil tamircisi Pete Dayton’a dönüşüyor! Balthazar Getty’nin bedeninde kimliklenen bu karakterse, yine Patricia Arquette’in canlandırdığı Alice Wakefield adlı bir afetin tuzağına düşüp ölümcül bir entrikaya dahil oluyor. Birbirinden bağımsız gibi görünen bu iki hikayenin kesiştiği noktaysa bir ‘yapboz’un parçalarını birleştirmeye yönlendiriyor bizleri.
“Kayıp Otoban”ın ana hatlarıyla anlatmaya çalıştığımız öyküsü, tahmin edebileceğiniz gibi ‘yorucu’ bir beyin jimnastiğine ihtiyaç duyuyor. İlk öyküden devrolan kimi ipuçlarını ikinci öykünün nüvesine sızdıran Lynch, böylece parçaları birleştirmekte zorlanan seyircilere az da olsa yardımcı oluyor. Ancak temel çıkış noktasını ‘kabus’ ve ‘gerçek’ kavramlarının iç içeliğinden alan bu öykü, bilinçaltı oyunlarının insanı ‘kaybolmaya’ iten yapısından beslenirken, alabildiğine ‘geçirgen’ bir ruh halinin yansımasına dönüşüyor. Hayatla ve onun oyunlarıyla başa çıkamayan bir karakterin ‘fantezi’ yaratma isteğinin uzantısı gibi duran ve gerçekliği ‘sorgulanabilir’ olan bir entrikayla ‘kaybettiriyor’ film. Gerçeklik duygusuna tutunmamızın mümkün olmadığını baştan hissettiren yönetmen, özellikle sonraki filmi “Mulholland Çıkmazı”nda (Mulholland Dr.) doruğa taşıyacağı bu özelliğini “Kayıp Otoban”da da üstüne basa basa vurguluyor.
Fred Madison karakterinin filmin başlarında video kamerayı neden sevmediğini açıkladığı sahnede söylediği “Hatırladıklarımın yaşandığı gibi olması gerekmez” cümlesi, “Kayıp Otoban”ın anahtar kelimesi gibi duruyor. Bu cümleyi cebinize koyduktan sonra öyküyü takip ettiğinizde, gördüğünüz her şeyin bir ‘yanılsama’dan ibaret olabileceğini düşünüyorsunuz, ki ‘mantıklı’ açıklama yapma endişesini de böylece bertaraf etmiş oluyorsunuz. ‘Hayal ürünü’ denen şeyin gerçekle mutlaka bir noktada kesişebileceği duygusu, filmin katmanları arasına serpilen ‘kuşku tohumları’nı da bir çizgiye yerleştiriyor, giderek Fred Madison’ın ilk andan itibaren beynini kemiren soru işaretlerini sağlam bir zemine oturtuyor. Karısının kendisini aldattığına dair soruları ‘sessiz bir öfke’yle kamufle eden Fred, kendisine şizofreni teşhisi konabilecek eylem planıyla bir ‘arkadaş’ ediniyor, ölümcül bir arkadaş, hatta ‘ölüm’ün ta kendisi. Bu açıklamayı yapmak, belki de işin ‘kolaycı’ tarafına meyletmek gibi görünebilir, ama sayısız açıklama içinde en ‘verimli’ görüneni de bu.
Aslında tüm bu açıklamaya çalışma denemelerinin arkasında mükemmel bir ‘kara film’ atmosferi gizli “Kayıp Otoban”da. Ölümcül entrikanın karakterlere yüklediği ‘arıza duygusu’, bir an bile seyrelmeyen ‘kuşku’ ögesi, karanlığın hakim olduğu görsel doku, Angelo Badalamenti imzalı ‘süzgeç’ tadında bir müzik çalışması, bu müziğe eklemlenen ve kulağı doldurdukları sahnelere yapışan enfes şarkılar (David Bowie, Marilyn Manson, This Mortal Coil, Nine Inch Nails, Rammstein, Smashing Pumpkins ve Lou Reed’den), karakterlerin ‘tehlike’ye açık pozisyonları, seyirciye açık kapı bırakan polisiye olay örgüsü ve ‘sürpriz’ unsurunun her daim karşımıza çıkabileceği endişesiyle hayat bulan bu müthiş kara film, David Lynch’in önceki filmlerinden aşina olduğumuz ‘gerçeküstü’ imgelerle de buluşunca, ortaya kaçınılmaz biçimde ‘çözme iştahı’ veren bir matematik problemi çıkıyor. Çözülüp çözülememesi ise sorun değil…
Aynı görüntü (yol), aynı şarkı (David Bowie’den “I’m Deranged”) ve aynı cümleyle (“Dick Laurent öldü.”) başlayıp biten “Kayıp Otoban”, bu özelliğiyle bize bir ‘kısır döngü’nün içine atılmış olduğumuz hissiyatını veriyor. Daha önce “Vahşi Duygular”da (Wild At Heart) da birlikte çalıştığı Barry Gifford’la yazdığı senaryonun ‘kara delikler’ini iyice ölçüp biçen ve ona göre kılıf diken David Lynch, başlama noktasıyla bitiş noktasının aynılığından bir ‘sonuç’ çıkarmamıza da vesile oluyor. İki saati aşkın bir süre boyunca izlediğimiz şeylerin aslında ‘yaşanmamış’ olabileceğine işaret ediyor, ‘geçmeyen zaman içinde olup bitenler’in anlık bir ‘ışık patlaması’ndan öte olamayacağını söylüyor yönetmen belki de. ‘Dolap beygiri’ gibi gözümüz kapalı takip ettiğimiz yolun hiçbir yere varmaması ise kısmi bir düş kırıklığı yaratsa da, Lynch’in oyunlarına alet olmanın çekiciliği çabucak yerle bir ediyor bu düş kırıklığını. Hele ki Gifford-Lynch ikilisinin bu oyun sırasında ne kadar eğlendiklerini düşününce, ‘yapboz’un bir parçası olmak fazlasıyla keyif veriyor bizlere.
‘Kılçıklı’ bir dünya yaratıp onu sinemaseverin ayaklarına sermek, ardından da hızla çekip seyircinin düşmesini seyretmek, David Lynch gibi bir ‘yaratıcı yönetmen’in zorlayıcı karakterinin bir uzantısı gibi. Hemen hemen her filminde bu yola başvuran ve ters köşeye yatırma konusunda uzmanlaşan Lynch, “Kayıp Otoban”da bunun en âlâsını sergiliyor. Karmaşık bir entrika kuruyor, ‘hastalıklı’ karakterlerini bu entrikanın içine salıyor, onların derbeder olmasına göz yumuyor, bu karakterleri her fırsatta ‘satıyor’, dümdüz bir yolda gidildiği duygusunu vermesine karşın yolun çıkmaz olduğunu hiç söylemiyor, her şeyi anlamsızlaştırarak onları bir bakıma ‘anlamlı’ kılıyor ve hiçbir zaman ‘söz vermiyor’. Tüm bunlara karşın, filmden sinirleri bozulmuş ve ağlamaklı çıkan seyircileri ‘tatmin’ etmeyi başarıyor.
David Lynch sinemasını ilk hamlesinden itibaren takip ediyorsanız “Kayıp Otoban”ı da görmüş ve kendi açıklamanızı yapmışsınız demektir. Öyle ya da böyle bir açıklama getirmeye çalışmanın yoruculuğunun getirdiği ‘ben bir sinefilim’ duygusu, değeri ölçülemeyecek bir keyif patlamasının da müsebbibi aslında. Sinema sanatında pek az yönetmenin becerebildiği ‘izleyiciyi zorlayıp ona açık kapıları kapatma imkanı tanıma’ olgusu, bu filmde en ‘rekabete açık’ haliyle vücut buluyor. Has bir sinemasever olmaya giden yolun kilometre taşlarından biri de bu olsa gerek!

Empire Türkiye dergisinin
Ağustos 2007 tarihli sayısında,
Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
16 Aralık 2011 tarihli sayısında ve
“Aşktan da Üstün 50 Film 3” kitabında yayımlanmıştır.


Patricia Arquette, Balthazar Getty