Etiketler

, , , , , , ,


Not: 9/10
2008 Türkiye-Almanya, 99 dk.
Yönetmen: Özcan Alper
Oyuncular: Onur Saylak, Megi Kobaladze, Gülefer Yenigül, Serkan Keskin

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Açlık / Hunger (2008)
Yönetmen: Steve McQueen

‘HAYATA dönüş’ operasyonlarının ‘hayatları kararttığı’ gerçeğinden yola çıkarak ‘solmuş’ bir genç adamın son yolculuğunu ajitasyondan kaçınarak anlatan Sonbahar, sinemamızın son dönemlerinde karşımıza çıkan en güzel sürprizlerden biri. Genç yönetmen Özcan Alper, ilk uzun metrajlı çalışmasında didaktik olmaktan uzak anlatımıyla usulca ilerleyen bir ‘ağıt’ formuna ulaşıyor ve özellikle ‘öze dönük’ duyguların açığa çıkmasına vesile oluyor.
Başkarakterin ölümle yüzleşmeye doğru giden serüveni, onu uzun hapislik yıllarının getirdiği kimi alışkanlıkların ışığında kahredici bir yalnızlığa itiyor. Annesiyle, çocukluk arkadaşıyla ya da komşularıyla olan ilişkilerinde ‘yabancı’ gibi duran kahramanımız, Gürcü bir hayat kadınıyla yaşadığı ilişkideyse onun yabancılığından destek alarak ayakta kalmaya çalışıyor, bendini çiğneyip aşmanın hesaplarını yapabiliyor. Sonuç olarak bu iki insanın ‘uzak’ görüntüleri, ‘geleceksizlik’leri ve de motivasyonsuzluk tuzağına düşmüş hayatları eşliğinde gönülsüz buluşmasına tanık oluyoruz hikayede. Hayatının ‘sonbahar’ını erken bir yaşta geçirmek zorunda kalan adamın inandığı değerlerin giderek anlamsızlaştığı bu süreç, sevdiği insanların gölgesinde bir ‘uzaylı’ya dönüşmesini sağlıyor, ‘son yaprak’ın düşmesini bekler hale getiriyor onu.
Sonbahar, adı afişlerde büyük harflerle yazılmış olsa da bu minvalde konuşan bir film değil. Derdini öylesine fısıltılı bir dille anlatıyor ki, duyabilmek için can kulağıyla dinlemek gerekiyor. Onur Saylak’ın canlandırdığı başkarakter Yusuf’un yüzünden yansıyan hüzün, filmin plastiğinden de aynı şekilde akıyor bizlere ve midemize binlerce yumruk indiriyor, yüreğimizi ise hiç olmadığı kadar açıyor, bizleri dermanı olmayan bir açık kalp ameliyatına sokuyor. Karakterin yolculuğuyla birlikte adım adım yalnızlaştığımızı hissediyoruz, ona eşlik etmenin getirdiği ‘ölüm kokusu’nu soluyoruz film boyunca ve çamura gömülen bacaklarımızın bizi hiçbir yere götürmek istemediğini anlıyoruz. Özcan Alper’in yönetimde gösterdiği başarıyla birlikte senarist olarak yaşattığı duygunun da yan etkileri bunlar. Seyirci kimliğimizle ortak olduğumuz bu hikaye, genç sinemacının bizleri içine katmak için gösterdiği çabayla daha da anlamlanıyor, kişisel tarihimizde özel bir yere konuşlanıyor.
Bu filmi seyrederken Yusuf’un serüveninin temel durağı olan ‘anne’ karakterine de özel bir parantez açmak gerekiyor kanımızca. Gülefer Yenigül’ün hem beden dili hem de yüz hatlarıyla bizleri içine çeken, ‘ana-oğul’ ilişkisinin derinliğini bütün hücrelerimizle hissetmemizi sağlayan kompozisyon çalışması, ‘durgun akan ve akmaya da devam edecek’ bir nehrin içinde gizlenen ‘kaynama’nın resmini çiziyor, kaçınılmaz sonu bilerek yaşanan ‘sayılı zaman’ın kulakları tırmalayan çığlığını yansıtıyor. Bir annenin çocuğuna yüklediği anlamları, onu her şeyden ve herkesten daha çok sevmenin ne demek olduğunu, ölümün nefesi eşliğinde çocuğuna kavuşmanın aldatıcılığını hep bu karakter sayesinde görüyor, hissediyor, benimsiyor, paylaşıyoruz. ‘Müdahale edememe’ sıkıntısının getirdiği tepkisizliğiyse onu oğlunun bir nefesini daha aynı çatı altında soluma motivasyonuna götürüyor, ki yaşadıkları yüzünden hayata iyice yabancılaşan Yusuf’u bu şekilde daha iyi anlayabiliyoruz.
Bu filmin ‘duygu’suna dair söylenebileceklerin sınırı yok gerçekten de… Belki bir parantez de Gürcü hayat kadınını olanca doğallığıyla canlandıran Megi Kobaladze’ye açmak gerekiyor. Yusuf’un yabancılaşmasının nedenlerini açığa çıkaran ve ‘yabancı’ oluşuyla kısmi bir çözüm de sunan bu karakter, kendi yalnızlığıyla Yusuf’u belli noktalarda rahatlatıp paylaşma isteği doğuruyor. ‘Öteki’ olmanın tarifini yaparken başkahramanın dünyasını biçimlendirme, onu anlamlandırma işlevi de üstleniyor. Son zamanlarda birkaç filmde karşımıza çıkan Serkan Keskin de Yusuf’un yakın arkadaşı Mikhail’de bir tür ‘katalizör’ görevine soyunuyor ve hikayenin melankolik yapısı içindeki ‘soluk alma’ dakikalarının müsebbibi oluyor. Kısacası, oyunculuk açısından da son derece doğru seçimlerin arkasında duruyor Özcan Alper filmiyle.
Sonbahar, başta da söylediğimiz gibi kötü sürprizlere alışmış bizler için son derece güzel bir sürpriz. Politik bakışını hissettiren ama dayatmayan, bir karakterin yolculuğunun nasıl temellenip sürdürüleceği üzerine alınası dersler içeren, hüznüne ortak olmakta zorlanmadığımız ve tüm bunların ötesinde insani reflekslerimizi açığa çıkarma konusunda ‘uzman’ görünen bir ağıt. Doğu Karadeniz’in ilham veren doğasının Feza Çaldıran’ın görüntüleriyle bu hikayeye mükemmel biçimde eşlik ettiğini, müthiş finaliyle bizi ‘durmaya’ ve ‘orada kalmaya’ ittiğini de son söz olarak ekleyelim…

Empire Türkiye dergisinin
Aralık 2008 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Megi Kobaladze, Onur Saylak