Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Not: 10/10
1968 Türkiye, 89 dk.
Yönetmen: Lütfi Ö. Akad
Oyuncular: Türkan Şoray, İzzet Günay, Ayfer Feray, Semih Sezerli, Aydemir Akbaş, Behcet Nacar, Selahattin İçsel, Hakkı Haktan, Aynur Akarsu, Hakkı Kıvanç

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Frantz (2016)
Yönetmen: François Ozon

ORHAN Veli, 1940’ta “Küllük” dergisinde yayımlanan şiiri “Tahattur”da (sözlük anlamı ‘hatırlama’) şöyle der: Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / “İki elin kanda olsa gel diyor” / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim?
Sait Faik’in 1947’de Yedigün dergisinde yayımlanan kısa hikâyesi “Menekşeli Vadi” (yazarın 1948 tarihli “Lüzumsuz Adam” kitabında da yer alır) de ‘vesikalı yâr’ kavramı üzerinden yürüyen bir yapıya sahiptir. Ailesini terk edip gönlünü pavyon kadını Seher’e kaptıran yiğit delikanlı Bayram’ın olanaksız aşkının yansımalarını anlatan bu hikâye, ‘yaşayan’ karakterlerinin damaklarda bıraktığı acı tatla akıllarda yer eder.
Bundan tam 100 yıl önce, oğul Alexandre Dumas’nın romanı “Kamelyalı Kadın” (La Dame aux Camélias) da benzer bir olanaksız aşk motifi üzerinde yapılanır. 1848’de yayımlanan bu romandan beş yıl sonra Giuseppe Verdi de ünlü “La Traviata” operasında bu romandan yola çıkıp opera tarihinin zirvelerinden birine imza atar. Dumas imzalı efsane metnin sayısız beyazperde uyarlaması da bu görünüm içindeki yerini alır, ki bunların en önemlisi de George Cukor’un 1936’da çektiği Greta Garbo’lu uyarlamadır. Benzer bir potansiyele sahip olan Thomas Hardy romanı “Jude” ve ondan uyarlanan aynı adlı Michael Winterbottom filmi de ‘yasak aşk’ın trajik sonuçlarına eğilir, ‘daha cesur’ ama ‘daha trajik’.
Daha da çoğaltabileceğimiz bu örneklerle giriş yapmamızın nedeni, Yeşilçam’ın tartışmasız en büyük yönetmeni Lütfi Akad’ın başyapıtı olarak kabul gören “Vesikalı Yarim”in yerel gibi görünen ama alabildiğine evrensel bir temaya sahip olduğunu daha sağlam verilerle donatabilme isteğimiz. Evet, Akad’ın filminde gördüklerimizi daha önce farklı disiplinlerde (ya da dillerde) okumuş ve izlemiş olabiliriz. Ama bu durum, filmin yarattığı (ya da yaratacağı) etkiyi azaltmak bir yana, daha da artırır. Hikâyenin melodramatik yapısının trajediyle örtüştüğü ‘özel durum’, filmin uyumla raks eden elemanlarının birlikteliğinden doğan elektrikle de desteklenir ve nihayetinde bir an bile ‘kopma’ riski yaşamadan ete kemiğe bürünür.
“Vesikalı Yarim”, 1960’larda ‘özgürlük naraları’ atan Türkiye sinemasının ‘altın vuruşu’ gibidir. Sait Faik’in hikâyesinden yola çıkarak yazdığı senaryoyla ‘açık kapı’ bırakmayan Safa Önal, kariyerinin en çarpıcı metnini kaleme aldığında, işin geri kalanını tamamlayıp her fırsatta hayranlığımızı dile getirmekten gurur duyduğumuz o bütüne ulaşmak ‘ustaların ustası’ Lütfi Akad’a kalır. Kadroyu Türkan Şoray ve İzzet Günay gibi iki yıldızın lokomotif özelliklerine teslim eden Akad, filmin iç-dış mekan derinliğini mükemmelen yansıtan görüntülerde Ali Uğur’u, yapımın atmosferini destekleme konusunda etkin bir rol oynayan müziklerde Metin Bükey’i, unutulmaz şarkıların yorumlanmasındaysa Şükran Ay’ı kullanarak -belki de baştan tahmin etmediği- bir ‘kaymak tabaka’ya ulaşır. Bu isimlere yan rollerde harikalar yaratan Ayfer Feray, Semih Sezerli, Aydemir Akbaş ve Behçet Nacar gibi oyuncuları eklemleyen yönetmen, öyküde kilit anlamların yüklendiği ‘baba’ karakterinde kullandığı Selahattin İçsel’le de ‘bütün’e ulaşmış olur. Her şeyin yerli yerine oturacağı o lirik-trajik görsel-işitsel şaheserle yüzleşmek kaçınılmazdır artık.
Hikâye konusunda çok da ayrıntıya girmeye gerek yok aslında. Manav Halil’le pavyon kadını Sabiha’nın ‘olanaksız aşkı’nı anlatıyor filmin hikâyesi özetle. Devreye arkadaşların ve Halil’in ailesinin de girdiği bu hikâye, trajik sonuçlara gebe bir yöne doğru akıyor nihayetinde… Lütfi Akad’ın çevresel faktörleri de göz önüne alarak yarattığı atmosfer, belki de bu filmin yarattığı etkinin sınırlara dayanmasının en temel müsebbibi. Halil’in ‘kenar semt’ten çıkıp eğlencenin göbeği Beyoğlu’na geldikten sonra yaşadığı ‘şaşkınlık’, yönetmenin ‘iki ayrı dünya’ arasındaki farkı gözler önüne seren saptamalarıyla hayat buluyor, bizi de bu duruma ortak kılıyor. ‘Gözü açılmamış’ genç ve yiğit bir adamın ‘hayat mücadelesi’ne kendini kaptırmış ruh halinin, güzeller güzeli Sabiha’yı gördüğü andan itibaren alabildiğine farklı bir yöne doğru akması, hikâyenin atardamarını oluşturuyor burada. Halil, olanca naifliğiyle yaklaştığı Sabiha’dan aldığı ilk tepkilerle düş kırıklığı yaşıyor, ama sonrasında ikilinin birbirlerini ‘delicesine’ (belki de hastalıklı) bir şekilde sevmesiyle ‘istediği’ni elde ediyor. Öte yandan bu amaç uğruna feda ettiklerinin arkasında bıraktığı izden kurtulmayı da başaramıyor kahramanımız, her ne kadar kurtulduğunu sansa da…
“Vesikalı Yarim”, 1960’lar Türkiye sinemasının birçok önemli filminin aksine, dönemin özelliklerinden ziyade ‘ruh’uyla ayakta kalan bir yapım. ‘Kırık aşk hikâyeleri’nin (ki yıllar sonra Ömer Kavur, “Kırık Bir Aşk Hikayesi”yle benzer bir dramın peşine takılmış ve benzer bir etki yaratmıştı) seyirci üzerindeki etkisini iyi kullanan, bunun ortaya çıkardığı ‘sinerji’den fazlasıyla yararlanan Lütfi Akad, ‘gelenekçi’ bir anlatımla eserini oluşturuyor gibi görünse de, bir yandan da ‘istenen’den uzaklaştırmayı başarıyor filmini. Böylece Yeşilçam’ın belli bir döneminin ‘karbon kopya’ filmlerinden bir çırpıda sıyırıyor “Vesikalı Yarim”i. Her ne kadar kendisi, “Sinemaya getirdiği yeni bir şey yok.” demiş olsa da, filmi defalarca izleyip her izleyişte aynı keyfi katlayarak yaşayan bizler için ‘özel’ ve ‘yeni’ bir çalışma olarak kalacak bu ‘kendini çok iyi tarif eden film’. Bunun temel nedeni ise, iki ‘kaybeden’ arasındaki aşkın olanaksızlığının vurgulanmasından ziyade, bunu yaparken kullanılan sinema dili kuşkusuz. Sıradanlığın duvarına çarpıp un ufak olma riskiyle hayat bulan bir hikâyeyi tam bir ‘devamlılık dersi’ne çeviren ve karakterlerinin ayak izlerini takip ederek mükemmel finale ulaşan Akad usta, Ali Uğur’un hem iç hem de dış mekanlarda bir an bile sekmeyen bütünlüklü siyah-beyaz görüntü çalışmasındaki tutarlılıkla da hedefine ulaşmayı başarıyor. Açılış sahnesi, pavyon görüntüleri, Halil’in Sabiha’yı takip ettiği sahne ve özellikle de finalde görselliğin içerikle nasıl bütünleşebileceği üzerine dersler veriyor Ali Uğur. Akad’ın karakterlerinin iç dünyalarına yönelen anlatımı, onun görüntülerinde ‘keskinlik’ kazanıyor, havada kalması muhtemel anların anlamlı kılınmasını sağlıyor. Bu görsel derinliğe eşlik eden Metin Bükey imzalı müzik çalışmasıysa hikâyenin ‘oryantalist’ yapısını damardan hissettirme işlevi üstleniyor. İlk andan itibaren damarı tespit edip son kareye kadar bunu sürdüren ve seyircinin duygularına yüklenmeyi başaran müzikler, boyutları tanımlanamaz nitelikteki aşkın içine hapsediyor izleyiciyi. Şükran Ay’ın enfes yorumuyla ‘tetikleyici’ görev alan şarkılarsa kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlarda tokatları ardı ardına patlatıyor suratımıza. Özellikle Sabiha’nın kalabalık içinde kaybolup silindiği o unutulmaz final sahnesine eşlik eden “Kalbimi Kıra Kıra” adlı şarkı, başta da söylediğimiz Akad ustanın önceden tahmin edemediği (belki de edemeyeceği) ‘mükemmel bütün’ü sonlandırmak için en uygun seçim gibi görünüyor. Başka bir şarkı benzer bir etkiyi yaratabilir miydi? Hiç sanmıyoruz…
Bu filmin aşka adanmışlığı, benzerlerinin arasından sıyrılmasını nasıl sağlıyor peki? Bakıldığında, elle tutulur bir ‘fark’ göze çarpmıyor, hatta ‘ağdalı olma’ potansiyeli had safhada görünüyor. Öyleyse bir şeylerin ‘ters’ gitmiş olması gerekiyor burada! Bunu da yaratıcının ‘şablona sırtını dayayıp şablondan ayrılması’yla açıklamak mümkün, kendimizi bazılarının yaptığı gibi ‘zorlama’ okumalara kaptırmak istemiyorsak! Bu noktada, hikâyenin aşkı tersten okuyan tavrı giriyor devreye. “Vesikalı Yarim”i klasik melodramların tuzaklarından kurtaran özelliklerin başında da bu tavır geliyor. İki karakterin birbirlerine sevdalanmaları, ‘her şey çok güzel olacak’ modelinden alabildiğine uzak noktalara savuruyor onları. ‘Doğma büyüme İstanbullu’ Halil’in pavyon kadını Sabiha’yı ‘kapatması’nı şablona uygun bir gelişme olarak kayıtlara geçirmek mümkün, ama ikilinin ‘kuşku’yla şekillenen ‘olamama’ durumlarıyla bunu tersine çeviriyor film. Sabiha’nın o ünlü “Çok eskiden rastlaşacaktık.” repliği, belki de bu durumu en iyi özetleyen cümle. ‘Olmayacak’ duygusunu derinden hissettiren bu replik, karakterlerin ‘huzursuz ruhları’nı da deşifre etmemizi sağlıyor. ‘Dünyanın bütün sabahları’nı beraber yaşamak ve aşklarını sonsuza kadar sürdürmek isteyen, bedenlerinin tüm hücrelerine sızan ‘kara sevda’yı her türlü engele karşın ayakta tutma azmiyle yanıp tutuşan Halil ile Sabiha, bu kısacık cümlenin ardındaki anlamları görmezden gelmeyi başaramıyorlar. Sabiha’nın, Halil’in evli olduğu yönündeki ‘bilgi’yi onaylatmaktaki isteksizliği de içinde bulundukları paradoksal durumu zirveye taşıyor. Hapisten çıktığında Sabiha’yı pavyonda bulan ve onun ‘vazgeçmiş’ halini hazmedemeyip bıçağına sarılan Halil’in bu yolla ‘rahatlama’ fırsatını da yerle bir ediyor Sabiha, bıçağı ‘yanlışlıkla’ kendisinin sapladığını söyleyerek. İşin özü, hem Halil hem de Sabiha’nın ele geçirdiği birbirlerinden ‘kurtulma’ şansları geri tepilmiş oluyor. ‘Devasa’ aşklarını ne yaparlarsa yapsınlar yerle bir etmeyi başaramıyorlar, aksine bu ‘denemeler’den çok daha büyük bir aşkla çıkıyorlar.
Filmin ‘emek’e vurgusunu bir miktar “Selvi Boylum Al Yazmalım”a benzetmek de mümkün. Kendisi için onca yıl emek harcayanlara karşı ‘tepkisiz’ görünüp ‘yasak aşk’ının peşinden koşan Halil’in, ‘yıkılma’ noktasında bu emeği hatırlayıp ona sarılmasıysa tam bir ‘temizlenme’ efekti olarak karşımıza çıkıyor. Bunu bir tür ‘kaçış’ olarak da yorumlayabiliriz tabii. ‘Ruhunu yıpratan’ bu aşktan kaçarken tutunup kendini kurtarabileceği bir sığınak belki de ailesi. Bu durumu yakın dönemden iki filmle açıklayalım: Zeki Demirkubuz, en iyi iki filmi olarak kabul gören “Masumiyet” ve “Kader”de karşımıza “Vesikalı Yarim” benzeri ‘tutunamayan’ ve aşka teslim olmuş kahramanlar çıkarıyor. Ancak onların kaçış konusunda Halil kadar ‘şanslı’ (duruma göre şanssız) olduğunu söylemek zor; yitip gitmek kaçınılmaz oluyor onlar için. Bu örneklerle söylemeye çalıştığımız şey, “Vesikalı Yarim”deki ‘kaçış olgusu’nun aşkın temellendirdiği ‘açık alan’ın sınırsızlığının yarattığı ‘kaygı’yla şekilleniyor olması. Bütün örneklerde farklı biçimlerde olsa da ‘mecbur olma’ (bir şeye ya da bir kişiye) duygusu hakim. ‘Mecburiyet’in getirdiği çıkışsızlık, giderek aşkı bir ‘saplantı’ haline getiriyor ve yıpratıcı bir sürecin ardından karakterleri darmadağın ediyor, ‘kalpleri kıra kıra’. Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”nda da biçimsel farklılıklar öne çıksa da, ‘surete âşık olan’ ve ‘tutku’yu başka bir boyutta yaşayan baş karakterin çıkışsızlığı benzer bir sonuçla yüzleştiriyor onu. Her şey bir ‘durma noktası’na teslim oluyor kısacası; zaman duruyor, hayat duruyor, bilinç kapanıyor…
Lütfi Akad’ın toplumsal arka planı hikâyeye eşlik eder biçimde göstermesi ve gerçek mekanları kullanarak filmin inandırıcılığını destekleyen tavrı, bir yandan da izleyiciyi ‘özdeşleşme’ problemi yaşamadan geçirilecek bir 90 dakikayla baş başa bırakıyor. Halil ve Sabiha’nın ‘ayrı dünyalar’ını görsel atmosferle sabitleyen yönetmen, ‘uçurum’un iki yakasındaki karakterlerini aşağıya itmekte sakınca görmüyor. Ama bu düşüş, öylesine incelikli bir planla hayata geçiriliyor ki, ayakları yerden kesilmiş gibi görünen kahramanların usulca yürüyerek kaderleriyle yüzleştiklerini görüyoruz. Hâl böyle olunca, benzerlerinin belli bir noktadan itibaren yaşadıkları tıkanmaya maruz kalmıyor “Vesikalı Yarim”. Hikâyenin iniş-çıkışlarını çevreden soyutlanmış olarak görmüyoruz hiçbir zaman; çevre, atmosferin yaratılmasında etkin bir rol oynuyor ve iki ‘kader kurbanı’nın kişiliklerinin seyirci gözünde oturmasına hizmet ediyor. İçinde bulundukları ortamın kurallarıyla eylem planlarını uygulayan karakterler, böylece kendilerinin ‘soyut’ birer kahraman olarak görülmesini engelliyor ve yaşadıklarını derinden hissettiriyorlar. Toplumsal yapının gerekli bütün temel taşlarını beyazperdede görme fırsatı veren bu durum, ‘sokağa inen melodram’ teziyle açıklanabilecek bir noktayı işaret ediyor sonuç olarak. Halil ve Sabiha’yı inanmadığımız bir çevrenin içinde görseydik, böylesi bir ‘inanma duygusu’na sahip olmamız da mümkün olmazdı diye düşünüyoruz.
Filmin inandırıcılığını destekleyen diğer bir faktörse, ‘ağız kalabalığı’ndan ziyade yüz ve beden diliyle duyguların aksettirilme çabası. Kahramanların sınırlı cümlelerle kendilerini ifade ettikleri, daha çok jest ve mimiklerin kendini gösterdiği bu yaklaşım, filmin ‘şiirli’ atmosferini körükleyen en önemli unsurlardan biri. Haklarını vermek lazım, Türkan Şoray ve İzzet Günay da onlar için çok daha zor olan bu tür bir oyunculuk tarzını sapma yaşamadan uyguluyorlar. Yüzlerinden yansıyan ‘anlam’, hikâyenin hiçbir anında düşmüyor, sekteye uğramıyor. Türkan Şoray’ın “Mavi Melek”teki (Der Blaue Engel) Marlene Dietrich gibi ‘yakıp yıkıcı’ bir güzelliğe sahip olduğu bir gerçek. Bu filmdeyse güzelliğini belki de ‘en doğru’ biçimiyle kullanıyor, Lütfi Akad’ın da yardımıyla. Aslında bütün hikâyenin özünü onun güzelliği oluşturuyor; Halil’in Sabiha’yı gördüğü ilk sahnedeki halinin peşinde koşuyoruz film boyunca, ‘arzu nesnesi’nden ‘aşk mabudesi’ne dönüşümünü izliyoruz. İzzet Günay da Halil karakterine yapışan hatlarıyla avuçlarımızın terlemesine vesile oluyor, onun ‘amansız koşusu’yla bizler de duygusal bir yorgunluk yaşamaktan alıkoyamıyoruz kendimizi, tükeniyoruz giderek. Sözünü ettiğimiz yüz ve beden dilinin daha o ilk karşılaşma sahnesinden itibaren tutarlı bir biçimde kendini göstermesi, söylenebilecek birçok şeyin yerini tutuyor, ekonomik diyalog kullanımının etkisini hissettiriyor. Karakterlerin dillendirdiği sınırlı cümlelerse boşlukları doldurma işlevi üstleniyor, dahası unutulmaz kılıyor onları.
Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ın bir bölümünü “Vesikalı Yarim” üzerinden kaleme alması gibi, hem edebiyat hem müzik hem de sinema dünyasının kovalamaktan bıkmadığı bir film bu. Aslında filmdeki ‘belirsizlik’in ve ‘arayış’ın peşine takılıyor ardılları, ‘kelimelere dökülemeyenler’ çekiyor onları, ‘hatırlama’nın kimi zaman ne kadar can yakıcı olabileceği fikri cezbediyor belki de. Son derece tahripkâr bir ‘virüs’ misali yaratıcıların beyninde dolanıyor bu evrensel tema; başta da söylediğimiz gibi yüzyıllara hükmediyor ve ‘sıradan insan’ın boğazına saplanmış ‘kılçık’ı tarif ediyor. Bizlerse bu filmi defalarca izleyip ‘tahrip’e ortak oluyor, Halil ve Sabiha’nın söyleyebildikleriyle avunuyor, söyleyemeyip hissettirdikleriyle kahredici boşluğa hapsoluyor, ‘olanaksız aşk’ın katline ağıtlar yakıyoruz. Kısacası, Lütfi Akad ve çevresinde kümelenen ekibin acımasız darbelerine açıyoruz bedenimizi, ‘gönüllü olarak’…
Antalya’da en iyi 2. film ve kadın oyuncu ödüllerini alan, büyük ödülü Yılmaz Duru’nun “İnce Cumali”sine kaptıran “Vesikalı Yarim”, sinema tarihimizin önemli duraklarından biri olmayı sürdürüyor; yukarıda açıklamaya çalıştığımız onca ‘değer’i barındırdığı, bunları ‘yüzeysel’ sınırlardan arındırarak insan ruhunun derinliklerine taşıyıp ‘yürek yakıcı’ bir tortu bıraktığı için. Belki daha da önemlisi, ‘bildik’ olmanın handikaplarını avantaja çevirme becerisini gösterdiği için…

“60’ların Türk Sineması” kitabında yayımlanmıştır.

vesikaliyarim
Türkan Şoray, İzzet Günay

Reklamlar