Etiketler

, , , , , , , ,


Not: 10/10
1954 ABD, 112 dk.
Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: James Stewart, Grace Kelly, Wendell Corey, Thelma Ritter, Raymond Burr, Judith Evelyn

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Penceredeki Kadın / The Woman in the Window (2021)
Yönetmen: Joe Wright

ELİNİZDE tutamadığınız ama ekranda doya doya okuduğunuz (okuduğunuzu umduğumuz) dergimize adını veren Alfred Hitchcock filmi olmasının çok ötesinde anlamları var “Arka Pencere”nin (Rear Window). Jeneriğinden başlayıp finale kadar uzanan yaklaşık iki saatlik süresi boyunca yaşattığı onca ‘his’le sinema tarihinin yeniden yazılmasına vesile olmuş bir başyapıt bu. İsterseniz, lafı fazla uzatmadan Hitch amcanın marifetlerini bir bir sıralamaktan sakınmadığı bu ustalık gösterisinin ipuçlarına yöneltelim kalemimizi.
Hikayeyi bilmeyeniniz yoktur ama ana hatlarıyla yineleyelim… Geçirdiği kaza nedeniyle bacağı kırılan ve evine hapsolan L.B. Jefferies (James Stewart) adlı haber fotoğrafçısının, karşı binada tanık olduğu (ya da tanık olduğunu sandığı) cinayeti çözme girişimlerini izliyoruz bu çarpıcı ‘kuşku’ filminde. Kahramanımızın ‘inandırma’ çabasının yansımalarıyla kurulu entrika, bir yandan da adım adım tırmanan gerilimle bizleri ayakta tutmayı başarıyor.
“Arka Pencere”, Hitchcock ustanın ‘tek mekanda gerilim’ becerisinin zirve yaptığı film olarak da tanımlanabilir. Yönetmen, fiziksel alanını daralttığı baş kahramanının ‘çevresindekilere mahkum’ görüntüsünün yarattığı ‘çaresizlik’ duygusunu benzersiz bir ‘irkilti efekti’ olarak kullanmanın üstesinden geliyor ve özellikle ‘göz’ün öne çıktığı bir seyahate çıkarıyor filmin atmosferini. Kelimelere fazlaca takılmadığı, onların anlamlarına ekstra yüklemeler yapmaktan özenle kaçındığı filminde, yarattığı atmosferin içine attığı karakterlerin ‘gizemli’ eylemlerinin peşine takılıyor. ‘Kuşku’ ögesinin başrole soyunduğu bu görünüm içinde, tekerlekli sandalyeye mahkum kahramanın güzeller güzeli sevgilisinin (Grace Kelly) hikayeye soktuğu ‘eşlikçi olmanın dışındaki anlamlar’ da yönetmenin temposuzluk problemini baştan yok etmiş oluyor.
Bir kısa hikayeden yola çıkıp bir sinema sanatı şaheserine ulaşmanın dersini filmin her anında veren Hitchcock, bu başarısında büyük pay sahibi olan Robert Burks imzalı görüntülerle de atmosferi tırmandırıyor, baş karakterin evinden gördüğümüz ‘arka pencerenin ötesindekiler’le yapımın sosyolojik boyutunu gözler önüne seriyor. Her pencerenin ardında farklı bir hayat yaşandığını, bu hayatların her birinden farklı bir film öyküsü çıkabileceğini de hissettiriyor bir yandan. Kameranın (ya da baş kahramanın teleobjektifinin) karşı binanın odalarında gezindiği dakikalarsa (ki bunlar filmin büyük bir bölümünü oluşturuyor) seyirciyi bir tür ‘röntgenci’ konumuna oturtuyor, insanların mahrem anlarının tanığı haline getiriyor. Bu boyutuyla filmi ‘hayatın röntgeni’ olarak da algılamak mümkün.
James Stewart’ın daracık alanda ‘hareketten mahrum’ bir pozisyonda yaşattığı gerilim, onu oyunculuk kurumunun zirvelerine yerleştirirken, aktörün gözlerinin içinden akan filmin bu yolla ‘özel’ bir konuma oturduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Hitchcock, hikayenin bütün kırılma noktalarına onun gözünden (ya da teleobjektifinden) yansıyan bir ‘işaret levhası’ koyuyor ve bizler için bir tür kılavuzluk yapmasını sağlıyor. Ve kılavuz da hiçbir zaman ‘kargalık’ yapmıyor, bizi hikayeden uzaklaştıracak bir ‘abukluk’un peşine takılmamızı önlüyor. Evet, filmin yıldızı tartışılmaz biçimde James Stewart, ama sevgili rolünde Grace Kelly ve dedektif arkadaş kimliğiyle karşımıza çıkan Wendell Corey de yapımın ‘rengarenk’ zenginliğinin müsebbibleri olarak yerlerini alıyorlar. Unutmadan, fotoğrafçının ev işlerini gören Stella karakterinde Thelma Ritter da hikayenin ‘rahatlama noktası’ olmayı başarıyor, gerginliği dengeleme işlevi üstleniyor.
“Arka Pencere”nin sinema tarihine hiçbir zaman silinemeyecek bir damga vurmuş olmasının temel unsurlarından biri (belki de en önemlisi), ‘cinayeti gördüğünü’ haykıran fotoğrafçının ne gördüğü konusunda filmin sonuna kadar hiçbirimizin net bir fikre sahip olmaması. Evet, bir şeyler görüyor kahramanımız ve bizi de buna ikna eder gibi oluyor, ama son tahlilde ‘muğlaklık’tan kurtulmamız mümkün olmuyor. Hitchcock’un onca unsuru bir arada uyumlu bir şekilde raks ettirmesinin bir sonucu olarak karşımıza çıkan bu durum, ‘göstermek’ten ziyade ‘hissettirmek’ üzerine kurulu gerilim anlayışının tepe noktası belki de. Bu noktadan aşağı son sürat kaymaya başladığımızda ise nefes almadan izlenen o müthiş finalle yüzleşiyoruz, ki “Arka Pencere”yi kapatmanın bundan iyi yolu olamaz diye düşünmekten alıkoyamıyoruz kendimizi…

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
30 Ekim 2009 tarihli sayısında ve
“Aşktan da Üstün 50 Film” kitabında yayımlanmıştır.


James Stewart, Grace Kelly