Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , ,


Not: 10/10
1975 ABD, 125 dk.
Yönetmen: Sidney Lumet
Oyuncular: Al Pacino, John Cazale, Charles Durning, Chris Sarandon, Sully Boyar, Penelope Allen, James Broderick, Carol Kane

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
İçerideki Adam / Inside Man (2006)
Yönetmen: Spike Lee

BİR film “Gerçeklerden uyarlanmıştır” ibaresiyle başlarsa biraz temkinli yaklaşmakta yarar vardır. Zira filmin yaratıcılarının gerçeği ne kadar saptırdığını ve izleyiciyi ‘oyalamak’ için ne gibi numaralara başvurduğunu bilemeyiz hiçbir zaman. Ve o gerçek, bilmediğimiz/tanık olmadığımız bir gerçekse işler bizi daha da ‘sorgulayıcı’ bir yöne doğru savurur.
“Köpeklerin Günü”ne (Dog Day Afternoon) gelene kadar ‘gerçeğin sineması’ konusunda özellikle “Serpiko”yla (Serpico) etkileyici bir sınav veren Sidney Lumet’se yönetmen, ona ‘inanmak’ boynumuzun borcu olur, onun manipülatif bir anlayışa kucak açmayacağını biliriz. İşin özü, hikayeyi değiştirse de ‘sulandırmaz’ Lumet.
Evet, bu film 22 Ağustos 1972’de (açılışta bu tarihi görüyoruz) yaşanmış bir banka soygunu ‘girişimi’nin sinematik karşılığı. Filmin orijinal adından sızan bunaltıcı bir ağustos akşamüstü, Brooklyn’de bir bankaya gelen üç soyguncu (işin başında ikiye düşer sayı), sanki başarısızlığı baştan belli olan bir işe sıvanmışlardır. Kalan ikili Sonny ve Sal, bir süre sonra polislerin kapıya dayanmasıyla kendilerini amansız bir rehine pazarlığının içinde bulurlar. Sonrası… Sonrasıysa “Köpeklerin Günü”nü (ithalatçılarımız bu ismi nerelerinden uydurdular, bu da merak konusu) sinema tarihinin en müstesna yapıtlarından birine dönüştüren ‘çok özel’ sahnelerden mürekkep bir hazine.
Açılıştan başlayalım… Elton John yorumuyla dinlediğimiz “Amoreena” eşliğinde ağustos sıcağından kent manzaralarıyla açılıyor film. Alttakilerle üsttekilerin tezatlığını keskin anlarla veren bu manzaralar, iki saat boyunca göreceklerimize de enfes bir giriş yapıyor. Daha baştan ayağını yere sağlam basacağını, uçmayacağını söylüyor böylece Lumet.
Bankadan içeri adımımızı attığımızdaysa ‘klostrofobik gerilim’ başlıyor. Seti sokağa taşımasıyla ünlü Sidney Lumet, burada da aynı şeyi yapıyor ve Brooklyn’in göbeğinde çekiyor filmini. Böylece vermeye çalıştığı gerçeklik duygusunu sağlam donelerle destekliyor, büyük bölümü banka ve üzerinde olduğu sokakta geçen hikayeye tutunmamızı sağlıyor.
Gerilime dönersek… Biri beyin (Sonny), diğeriyse maşa (Sal) görünümündeki iki soyguncunun, polislerle pazarlığa başladıkları andan itibaren yoğun biçimde hissedilen gerilim, bir ‘plan’dan ziyade ‘plansızlık’ın uzantısı gibi duruyor. Hem soyguncular hem de polis, ‘beklenmedik’ durumun altında eziliyorlar, kendilerini olduğu kadar kurban konumundaki rehineleri de sonsuz bir gerilimin içine çekiyorlar. Yönetmenin ilk kurguyu beğenmeyip filme 6-7 dakika daha eklettiği, bunu da hikayeyi biraz ‘yavaşlatmak’ için yaptığı bilgisini aklımıza getirdiğimizde, “Köpeklerin Günü”nde yaşanan ‘bekleme gerilimi’nin kaynağını da keşfediyoruz, ki bunu bir ‘tempo sorunu’ olarak görmemek gerek. Olsa olsa ‘sindirme zamanlaması’ diyebiliriz bu tercih için!
Frank Pierson’ın bir dergi makalesinden yola çıkarak yazdığı Oscar’lı senaryosu, özellikle karakterler üzerinde öylesine yoğunlaşmış görünüyor ki, hikayedeki her bir karakterin kendi filmi olabilirmiş gibi. Soygun motivasyonunu filmin ortalarında öğrendiğimiz Sonny, âşık olduğu adamın cinsiyet değiştirme operasyonu için giriştiği bu ‘serüven’de bütün kişilik özelliklerini açığa vuruyor; ölümüne seviyor, ölümüne korkuyor, biraz kaçık, biraz dengesiz, öte yandan da ilginç bir biçimde herkesin istediğinin olması için çabalıyor. Al Pacino’nun bedeninin her noktasıyla bütünleştiği bu karakter, doğal olarak filmin de merkezini oluşturuyor ama diğerlerinin varlığını da gölgelemeden. Dindar ve az konuşan yoldaşı Sal, Sonny’den korktuğunu gizlemeyen sevgilisi Leon, fedakar banka müdürü, durumun vahametinin farkında olmayan banka memureleri, günü kazasız belasız atlatma niyetindeki polis dedektifi, sinsi hamleler peşindeki FBI ajanı, oğluna kol kanat geren Sonny’nin annesi, iki çocuğuyla hayatta kalmaktan başka bir şey düşünemeyen Sonny’nin karısı, kendini ‘yıldız’ ilan eden pizzacı çocuk, sokakta Sonny’ye destek verenler ve yuhalayanlar, vb… Bir an gördüğümüz tipler bile birer karakter olarak ortaya atıyorlar kendilerini bu filmde. Gücünü de ziyadesiyle bu karakter zenginliğinden/derinliğinden alıyor “Köpeklerin Günü”.
Filmin en önemli unsurlarından biri de ses kullanımı kuşkusuz. Açılıştaki şarkı dışında müziklendirilmeyen yapım, bankanın ve sokağın sesiyle yoluna devam ediyor. Lumet, hikayeyi daha da dramatize (belki de melodramatize) etmeye yönelik fazlalıklardan arındırmış oluyor filmini böylece. Başta söylediğimiz gerçeklik duygusunu bastıracak herhangi bir unsuru kadrosunda barındırmıyor yönetmen. Sesin sinemada nasıl kullanılacağına örnek teşkil eden bu çalışmaya, filmin doğal ışıkları da eklenince her şey yerli yerine oturuyor. ‘Yapaylık’, Lumet’in bu noktada tahammül edemeyeceği bir şeye dönüşüyor, lanetleniyor adeta.
Sinema sanatının öyküleme geleneklerinin tıkandığını düşündüğümüz zamanlarda imdadımıza yetişen filmlerden biri “Köpeklerin Günü”. İzleyeni ayağa kaldıran ‘Attica’ sahnesi, Sonny’nin Leon’la yaptığı ‘kahredici’ telefon görüşmesi, Sal’in komik ‘Wyoming’ sahnesi, Sonny’nin banka memurelerinden birine vasiyetini yazdırışı gibi unutulmaz anlarıyla her izleyişimizde sinema sevdamızın coşmasına vesile oluyor bu ünik şaheser. Ve yolumuza emin adımlarla devam ediyoruz…

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
7 Mayıs 2010 tarihli sayısında ve
“Aşktan da Üstün 50 Film” kitabında yayımlanmıştır.


Al Pacino