Etiketler

, ,

Not: 9/10
1979 Sovyetler Birliği, 163 dk.
Yönetmen: Andrei Tarkovsky
Oyuncular: Aleksandr Kaydanovskiy, Anatoliy Solonitsyn, Nikolay Grinko, Alisa Freyndlikh, Natalya Abramova

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Sıfır Kenti / Gorod Zero (1989)
Yönetmen: Karen Shakhnazarov

SİNEMA sanatının değeri tartışılmayan (zamana yenik düşmeyen) büyük ustaları arasında Andrei Tarkovsky’nin yeri bir başkadır. “İvan’ın Çocukluğu”yla (Ivanovo Detstvo) başlayıp “Kurban”la (Offret) nihayetlenen yedi filmlik kariyeri hep ‘zorluk’ kavramıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Filmlerinin hem biçim hem de içerik olarak ‘zaman ötesi’ duruşlarıdır belki de onun sinemasını çözmeye çalışanların başlarındaki bela. Ama ‘sabır’la ve yapay olmayan bir ‘ilgi’yle izlendiğinde, bütün filmlerinin derinliğinde ‘algı zorluğu’ hissedilmeyen ünik serüvenler yaşanması kaçanılmazdır, tıpkı 1979 yapımı uyarlama bilimkurgusu “Stalker”da olduğu gibi.
Senaryoyu da Tarkovsky gözetiminde yazan Strugatsky kardeşlerin (Arkadi ve Boris) “The Roadside Picnic” adlı romanından uyarlanan “Stalker”, bir yolculuğun hikayesiyle vücut buluyor, hem fiziksel hem de düşünsel bir yolculuğun. ‘Bölge’ adı verilen ve otorite tarafından ‘mühürlenmiş’ bir yere doğru yapılan ‘ulvi’ yolculuğun üç kişilik seyyah ekibi, bir iz sürücü, bir yazar ve bir bilim adamından oluşuyor. Yazar ve bilim adamına rehberlik yapan iz sürücü, Bölge’nin tehlikelerini bertaraf edip oradaki ‘dilek kuyusu’ benzeri bir ‘oda’ya götürmeye çalışıyor onları…
‘İnanç’ı temsil eden iz sürücü, ‘şüphe’yi temsil eden yazar ve ‘teslimiyet’i temsil eden bilim adamı, birçok ‘tehlike’yle iç içe geçen yolculuklarında bir bakıma doğanın kucağına bırakıyorlar kendilerini, ‘programlanmış’ fikirlerini sorgulamaya başlıyorlar, olabildiğince ‘açıyorlar’ iç dünyalarını. Her üçünün ‘zavallı’ olduklarını ve ‘umut ışığı’ aramak için bu tehlikeli yola çıktıklarını da öğreniyoruz zamanla. Her adımda biraz daha çözülen ve ‘gerçek yüzleri’ni gösteren karakterler, insanoğlunun ‘kırılgan’ doğasını da yansıtıyorlar bu serüvende.
Belki de hikayedeki ‘oda’dan başlayıp tersten bir okumayla yaklaşmak daha doğru olur “Stalker”a. ‘Mucize’ arayışı içindeki insanın en derinlerdeki isteklerine karşılık verdiğine inanılan bu oda, belki bir ‘sahte cennet’, belki de ‘cehennemin ta kendisi’ olarak görülebilir. Ona ulaşmak için türlü eziyete katlanan insanlar, ya ölümün kucağına bırakıyorlar kendilerini ya da geri dönüp zavallı hayatlarına tutunmaya çalışıyorlar. Bu noktada, Lars von Trier’in son filmi “Deccal”i (Antichrist) Andrei Tarkovsky’ye ithaf etmesinin nedeni de kolayca anlaşılıyor. Bir ‘sahte tanrı’nın yol göstericiliğinde ‘kurtuluş’a doğru yönelen insanoğlunun yaşadığı düş kırıklığını burada da görüyoruz, tıpkı “Deccal”de olduğu gibi. ‘Sahtelik’i örtmek için yolcuları ‘dolambaçlı’ bir rota izlemeye ikna eden iz sürücü, doğanın ardına saklanan ‘ruh’u eğip büküyor ve ‘çaresizlik’in ona sağladığı ‘güç’ü kullanıp insanları istediği gibi yönlendiriyor.
Filmi biraz geri saralım isterseniz ve ‘oda’ya yaklaştıklarında yazarın doğrudan ona ulaşmak için iz sürücüye kulak vermeyip dümdüz yürüdüğü sahneyi hatırlayalım. Duyduğu bir ‘ses’le daha fazla yaklaşmaması gerektiği dikte edilen yazar, olanca kuşkuculuğuna rağmen bu ‘emir’le kaskatı kesiliyor ve geri dönmek zorunda kalıyor. Bu duygusal manipülasyon, yolculuğun her evresinde farklı biçimlerde devreye giriyor ve yazarla bilim adamının ‘istenen’ yörüngede yol alması sağlanıyor. Sözümüz o ki, ‘sahte cennet’ vaadiyle ‘kandırılmış’ insanoğlunun ‘iradesi’ elinden alınıyor, doğallığın içindeki ‘yapay’a tutsak olmasının önü açılıyor. ‘Korku’nun egemen olduğu her durumda gördüğümüz gibi, bütün ‘güçlü’ yanlarından vazgeçiyor insan ve ‘en zayıf’ haliyle teslimiyet bayrağını çekiyor.
Filmi biraz daha geri sarıyoruz… Apokaliptik bir atmosferin hüküm sürdüğü hissedilen ‘gri’ bir dünyadan ‘kaçarak’ Bölge’nin ‘aydınlık’ resmine sığınan kahramanlarımız, iz sürücünün ‘huzur’ teranesini dinleyerek yola devam etme kararı alıyorlar. Zaten geldikleri aracı da geri gönderiyor iz sürücü, onların oraya çakılıp kalmasını istiyor adeta. Geride bıraktıkları dünyanın ‘yaşanmaz’ halini düşündüklerindeyse yola koyulmaları kolaylaşıyor onlar için. ‘Kurtuluş’ kapıda çünkü! Zayıflığa doğru attıkları ilk adım oluyor bu, kimliklerinin silinip belirsizleştiği süreç de böylece başlıyor.
İki geri sarıştan sonra şimdi de filmin finaline doğru hızla ilerleyelim… ‘Oda’nın kapısından geri dönen üç adam, sefil hayatlarına kaldıkları yerden devam edecekler belli ki. Bu noktada, iz sürücünün yaşadığı düş kırıklığı öne çıkıyor. Onları ‘inandıramamış’ olmanın düş kırıklığı bu. Karısının “O zaman beni götür Bölge’ye!” teklifiniyse şu sözlerle geri çeviriyor: “Ya sen de inanmazsan!” Körü körüne, şüpheden soyutlanmış inancın yerle bir oluşunun resmi belki de bu. Bu resmin ardından ‘lanetli’ iz sürücünün ‘sakat’ kızının ‘mucize’siyle biten film, o ana kadar kafalarda gezinen soru işaretlerini de ortadan kaldıran, hikayenin ‘inanç’ boyutunu dengeleyen bir finalle nihayete eriyor. Andrei Tarkovsky’nin ‘inancı imtihanı’ da bitiveriyor böylece.
Tarkovsky’nin hikayesini anlatırken başvurduğu ‘kestirme’ kaldırmayan yollar, filmin mükemmel ses tasarımı, Eduard Artemyev imzalı yalın ama hikayeye yapışan müzik çalışması, Aleksandr Knyazhinsky’nin bir oyuncu gibi filme etki eden görüntüleri ve tabii ki enfes oyunculuklar… Bütün bu unsurlara da birer paragraf açmak gerekirdi bu yazıda, ama sayfamızın sınırlarından taşamıyoruz ne yazık ki! İdare ediverin!

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
2 Temmuz 2010 tarihli sayısında ve
“Aşktan da Üstün 50 Film” kitabında yayımlanmıştır.

Stalker
Aleksandr Kaydanovskiy