Etiketler

, , , , , , , , , ,


Not: 9/10
1957 İsveç, 91 dk.
Yönetmen: Ingmar Bergman
Oyuncular: Victor Sjöström, Bibi Andersson, Ingrid Thulin, Gunnar Björnstrand, Jullan Kindahl, Folke Sundquist

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Yaşamak / Ikiru (1952)
Yönetmen: Akira Kurosawa

VAROLUŞUN sorgulanması meselesi, Ingmar Bergman filmlerinin temellerinden birini oluşturur; bu dünyada kapladığımız yerin anlam (anlamsızlık) ve önemi (önemsizlik) üzerine kafa yormaktan bıkıp usanmayan sinemacı, din ve ahlak olgularını da işin içine sokarak yaptığı bu sorgulamada karakterlerini epeyce yıpratır, deyim yerindeyse pestilini çıkarır onların.
“Yaban Çilekleri” (Smultronstället), bu açıdan bakıldığında Bergman filmografisinin birkaç zirvesinden biri olarak kabul edilebilir. Temelde bir yol filmi havası taşır bu çalışma; meslekteki 50. yılının kutlanacağı törene doğru arabasıyla yola koyulan bir profesörün hayatta durduğu yeri sorgulamasıdır anlatılan. Yanında oğluyla problemler yaşayan gelini olduğu halde çıktığı bu yolculukta rastladığı üç genci de arabasına alan kahramanımız, bir yandan da düşler aracılığıyla geçmişine döner ve hızla uçup giden hayatının ‘beyhudeliği’yle yüzleşir…
Bergman, filmin merkez karakteri Isak Borg’a karşı alabildiğine acımasızdır “Yaban Çilekleri”nde. Onu hem gerçeklikte hem de düş dünyasında yerle bir eder adeta. Bütün hayatı boyunca gözü mesleğinden başka bir şey görmemiş olan, insanlarla arasına hep bir mesafe koyan Isak Borg, hikayenin hemen başında yalnızlığının nedenlerini sorgulamaya başlar. Bütün hikaye boyunca da bu sorgulamayı sürdürür, bir yandan da burnundan kıl aldırmayı reddederek. ‘Sevilmek’ onun için bir hedef değildir başlangıçta, ama yolculukta yaşadıkları, özellikle de üç gencin ona karşı duydukları ‘sevgi’den etkilenir, bunun nedenlerini de sorgulamaya başlar.
Hayatını at gözlükleri takarak sürdürmüş olan profesörü her fırsatta tartaklar Bergman. Çocukluğundan başlayan tepkisizliğinin yarattığı yabancılaşmanın üzerine yüklenir, kendisini olaylar karşısında ‘silikleştirmesi’nin bedelleriyle yüzleştirir. Sevdiği kadını ağabeyine kaptırması, karısının onu aldatması, oğluyla ilişkisinin belli bir uzaklıktan yaşanması gibi ‘yan etkiler’le süregiden yaşamı, Isak Borg’un ‘risk almayan’ bakışının tepetaklak olduğunu da belgeler bir yandan.
“Yaban Çilekleri”nde gerçekle düş sahnelerinin iç içeliği de ekstra anlamlar yükler hikayeye. Baş karakterin yolculuğunda karşısına çıkanlar, bir şekilde düşlerine (bunlara karabasan demek daha doğru olur) de sirayet eder, onun ‘arayış’ının önemli unsurları haline gelirler. Örneğin yolda geçirdiği küçük bir kazada tanıdığı ‘mutsuz çift’, onun düşsel ‘sınav’ının belirleyicisi olur, bilincinin derinliklerine atmayı tercih ettiği bir ‘gerçek’in açığa çıkmasını sağlar. Isak Borg, bu düşlerde kendini bugünkü haliyle görür hep, geçmişteki görüntüsünü hatırlamaz, belki de hatırlamak istemez. Çünkü bugünden bakması gerekmektedir geçmişine, bugünkü Isak’ın bakış açısıyla, onun sorgulayan tavırlarıyla. Yaşadığı onca yılın ‘acı’ birikimiyle gerçekleri görmesi kolaylaşır, varoluşuna yönelen çapraz ateşe direnmesi olanaksızlaşır, onu yalnızlaştıran ‘defo’larıyla hesaplaşması kaçınılmazlaşır.
Hikayede ‘önyargısız sevgi’yi temsil eden gelin Marianne ve yoldan alınan üç genç, Isak Borg’un hayatının hiçbir aşamasında edinemediği deneyimi yaşatırlar, ‘sevilebilir’ bir insan olduğunu hissettirirler ona. Annesinden başlayan ‘sevgisizlik’ zincirini kırmak onlara düşmüş gibidir, hem de kısacık bir araba yolculuğuyla. Bergman, hikayenin çatışma noktasını bu karakterler üzerine kurmayı seçer; baş karaktere yönelen ‘öfke’ ve ‘acıma’ duygularını bu şekilde dengelemeyi dener, başarır da. Profesör, insanları kendinden uzaklaştırma özelliğinin bir ‘kural’ olmadığını bu dörtlüden öğrenir, karabasanların da yardımıyla.
“Yaban Çilekleri”, heba edilmiş uzun bir hayatın ardından yakılan bir ağıttır adeta. Isak Borg’un boşa kürek salladığı onca yıldan geriye hiçbir şey kalmamış gibidir, dolayısıyla da onun için ‘başlangıca dönüş’ isteği kaçınılmazdır. Yaptığı hataların bir telafisi olmalıdır, yeniden çocukluğuna dönüp hayatında ‘doğru’ olanları yapabilmelidir. Bu isteğin gerçekliğinin olmamasıysa filmi tam bir ‘ağlama duvarı’na dönüştürür. Kahramanımız için bir ‘arınma/aydınlanma’ söz konusudur belki ama hayat 80’inde başlamadığı için ona ‘acımak’tan başka yapacak bir şey kalmaz bize.
Ingmar Bergman’ın insanlığa ve hayata karşı mesafeli bakışının şahikası “Yaban Çilekleri”, izleyeni yoğun bir karamsarlığa itse de kimi umut kırıntıları da taşır beraberinde. Hayata dair vurdumduymazlığın götürülerine dair fikir jimnastiği yapmamızın önünü açar en azından, efektif bir sonuç alınamasa da. Bu fikir jimnastiğinden aldığımız derslerse bizi boylu boyunca yere serer, hiç kalkmamak üzere: Geçip giderken beyhudeliğinin farkına varamadığımız hayatlarımızın sıkça sorgulanması, gerekirse keskin dönüşler yapılması, hataların doğruya tahvil edilmesi için çaba harcanması, ‘sevilmek’ için mutlaka ‘sevmek’ gerektiğinin anlaşılması, mesafelerin ‘kontrol’den arındırılması, alınmaya değer risklerden kaçınılmaması, ‘yalnız’ ve ‘yabancı’ olmanın uzun vadede kaybettirdiğinin ayırdına varılması, ‘hedef’ten ziyade ‘izlenen yol’a not verildiğinin bilinmesi, vb… İşte budur “Yaban Çilekleri”, bizi hassas noktamızdan delip işgal eden bir ‘istilacı’…

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
20 Ağustos 2010 tarihli sayısında ve
“Aşktan da Üstün 50 Film” kitabında yayımlanmıştır.


Victor Sjöström, Bibi Andersson