Etiketler

, , , , , , , , , ,


Not: 8/10
2010 Fransa-İtalya-Belçika-İran, 106 dk.
Yönetmen: Abbas Kiarostami
Oyuncular: Juliette Binoche, William Shimell, Jean-Claude Carrière, Agathe Natanson, Gianna Giachetti, Adrian Moore

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Geceyarısından Önce / Before Midnight (2013)
Yönetmen: Richard Linklater

ZAMAN geçtikçe yıpranıp ‘ufalan’ ilişkiler, tahammül eşiğinin düşmesi, beklentilerin üst sınıra dayanmasıyla duyulan düş kırıklıkları, sevginin ardından saygının da yitirilmesi, ‘idare edip günü kurtarma’ kaygılarının açığa çıkması, ‘sevgili’ye karşı duyulan isteğin eksilmesi, dokunma ve hissetme hassasiyetinin ortadan kalkması, ‘asıl’ olanın niteliklerinin unutulup ‘kopya’yla yetinilmesi (daha doğrusu, ikisi arasındaki ayrımın giderek ortadan kalkması)… Bir ilişkinin yıpranma süreci içinde ortaya çıkan tüm bu handikaplar, eğer ‘restore’ etme becerisi de gösterilememişse, o ilişkinin çöküp ‘eşleri’ birer ‘yabancı’ya dönüştürmesi sonucunu doğurur kaçınılmaz olarak.
İşte tüm bu ‘ilişki deformasyonu’ içinde kendini hissettiren endişeler ve çiftleri yabancılaşmaya doğru koşturan süreçlerin filmi “Aslı Gibidir”. İranlı sinemacı Abbas Kiarostami’nin evrensel bir tema üzerinde gezinip, izleyene özdeşleşmekten başka ‘çare’ bırakmayan çalışması, iki ana karakterinin ‘oyun’u çerçevesinde kırılgan bir yapının izlerini sürüyor. Bir ‘kopya’ üzerinden hareketle ‘asıl’a ulaşma çabasının resmi gibi duran film, gerçekliği eğip bükmenin olanaksızlığını da vurguluyor bir yandan.
Hikayenin iki ana karakteri var dedik; biri “Aslı Gibidir” adlı kitabını tanıtmak için İtalya’ya gelen bir İngiliz yazar, diğeri ise yeni yetme oğluyla problemleri olan bir Fransız kadın (kadının ‘kopya’ eserler sattığı bir galerisi var). Her ikisini buluşturansa, kadının yazara kitaplarını imzalatma isteği (en azından görünen motivasyon bu). Çiftin bir pazar günü çıktıkları ‘tarihsel tur’, onları kadın-erkek ilişkilerinin ‘sahte’ doğası içinde paramparça edecek içsel bir serüvene doğru taşıyacaktır. Bu parçalanmadan nasiplenecek tarafsa yoktur, ‘oyun’un kurallarına boyun eğmekten başka yapacak bir şey kalmamıştır onlar için. Yazar-okur ilişkisi, bir süre sonra onları yapay bir şekilde karı-koca ilişkisine doğru yöneltir, doğal bir süreç gibi görünse de bu. Tarafları yıpratan serüven de işte tam bu noktada start alır, duyguların sertçe ifade edildiği, karşılıklı bir ‘anlaşılma’ isteğinin kendini gösterdiği, tahammülsüzlüğün zirve yaptığı…
“Aslı Gibidir”, Richard Linklater’ın “Gün Doğmadan” (Before Sunrise) ve “Gün Batmadan” (Before Sunset) ikilemesini hatırlattı bize, sanki o filmlerdeki (biliyorsunuz dokuz yıl arayla çekilmişti iki film) Jesse ve Celine karakterlerinin araya bir 10 yıl daha girmiş halleriydi buradaki karakterler. Yaşam deneyiminin yükünü omuzlarında yoğun biçimde hisseden iki insan, beraber geçirdikleri pazar gününü (“Neşeli Pazar/Vivement Dimanche!”, “Kırda Bir Pazar/Un Dimanche À La Campagne”, “Pazar Günü Asla/Pote Tin Kyriaki”, “Allahın Belası Bir Pazar/Sunday Bloody Sunday”, “Kanlı Pazar/Bloody Sunday” sırasıyla) bir tür ‘bireysel hesaplaşma’ya dönüştürürken, cinsler arasındaki motivasyon farklılıklarının da altını çizmeyi ihmal etmiyorlar buradaki hikayede. Jesse ve Celine, James ve Elle’e evrilirken yılların biriktirdiği ‘refleksler’ de devreye giriyor, ‘ikna olma’ konusunda çok daha çekinceli bir tavır ortaya koyuyorlar.
Abbas Kiarostami, “Aslı Gibidir”de iki farklı yöntem kullanarak hikayesini desteklemeyi de ihmal etmiyor. Birincisi, karakterlerinin yabancılaşmasını vurgulamak için başvurduğu lisan çeşitliliği. İtalya’da İngilizce ve Fransızca konuşan iki kahramanını, başlangıçta erkek baskın bir durumun karşılığı olarak İngilizce konuşturuyor, ortam kızıştığındaysa karakterler ana dillerini konuşup yabancılaşmayı hissettiriyorlar, finale doğru yaklaştığımızdaysa kadının ağırlığı devreye giriyor ve Fransızca konuşmaya başlıyorlar. Hikaye içindeki dengelerin izini takip ediyor buradaki lisan kullanımı. Filmin kilit sahnelerinden birindeyse, kadının ‘görmüş geçirmiş’ bir İtalyan kadınla İtalyanca konuştuğunu görüyoruz. Bu sahnede adamın ‘tam bir yabancı’ olmasıysa ‘anlaşılabilir’ bir tercih gibi görünüyor. Kiarostami’nin buna paralel olarak seçtiği coğrafya da yabancılaşmayı her daim ayakta tutuyor, karakterleri ‘evli’ kılmaktan alıkoyuyor.
Yönetmenin ikinci yöntemiyse teknik bir seçim. Aynalar ve pencere camlarını kullanarak kadrajdaki ana hikayenin dışına taşıyor, çevrenin durumu etkilemesine izin veriyor, daha doğrusu hikayeyi sarıp sarmayacak bütün unsurları kadrajının içine sokmak istiyor. ‘Ayna’ metaforu, bir yandan da gerçekliğin karşısında duran düşselliği temsil ediyor. Karakterlerin gerçekten uzaklaşma eğilimlerini dengeliyor bu yolla, onların ‘sınır’ı geçip yok olmalarının önüne geçiyor. Özellikle kadının bir ‘tercih’ olarak yarattığı ve adamın da akışa kendini kaptırdığı oyun, aynalar yardımıyla silkeleniyor sık sık, zıvanadan çıkması engelleniyor.
“Aslı Gibidir”i ilişkilerin açılma ve kapanma noktalarını layıkıyla tespit eden bir ‘karakterler analizi’ olarak görmek en doğrusu. ‘Kopya’nın gerçeğe yakınlığı ya da uzaklığıyla ilgili bir ‘önerme’si de var filmin. Kopya gerçeğe yaklaştıkça ‘kandırıcı’ özelliği öne çıkıyor, gerçekten uzaklaştıkçaysa bütün defolarıyla itiyor bizi kendinden. Kiarostami, filminin yapısını bu önerme üzerine inşa ediyor, kadın-erkek ilişkilerini bu temele dayandırıyor, ölçüp biçip karar veriyor, sonra da önümüze koyduğu ‘gerçeklik’ taşının altına elimizi sokmamızı tavsiye ediyor. Kimimiz bunu reddedip kendi sığlımız içinde kaybolmayı tercih ederken, kimimizse sonsuz acılar verse de aynaya bakıp aslımızdan ne kadar uzaklaştığımızı görüp silkeleniyor, yıllarca biriktirdiğimiz her şeyin aslında bize bir ‘kabuk’ ördüğünü fark ediyoruz. Bir sanat yapıtının bunları hissettiriyor oluşunuysa ‘ruhumuzdaki eksiklik’ olarak kayda geçiyoruz.

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
31 Aralık 2010 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

CertifiedCopy
William Shimell, Juliette Binoche

Reklamlar