Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Not: 8/10
1986 İtalya-Batı Almanya-Fransa, 130 dk.
Yönetmen: Jean-Jacques Annaud
Oyuncular: Sean Connery, Christian Slater, F. Murray Abraham, Valentina Vargas, Michael Lonsdale, Elya Baskin, William Hickey, Ron Perlman, Helmut Qualtinger, Feodor Chaliapin Jr.

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
7 / Se7en (1995)
Yönetmen: David Fincher

BOLOGNA Üniversitesi’nde profesörken yazdığı ilk romanı ‘Gülün Adı’yla (Il Nome della Rosa) edebiyat dünyasına hafif bir sarsıntı yaşatan göstergebilim uzmanı Umberto Eco, Orta Çağ konusundaki uzmanlığını da konuşturduğu romanıyla ‘işaretler’e olan takıntısını net biçimde sergilemeyi de başarıyor. On parmağında on marifet olan ve deha belirtileri gösteren yazar, felsefî açılımlara da hâkim bakışını birçok pencereden bakarak önümüze sürüyor bu devasa metinde. Ama her şeyin ötesinde, onca yıl biriktirdiklerini polisiye bir hikâyenin içine yerleştirme ustalığını göstererek edebiyata ‘yeni bir yol haritası’ sunuyor, ki ‘Gülün Adı’nı ‘yegâne’ kılan en önemli unsur olarak öne çıkıyor bu özel durum.
İlk yayımlanışı 1980’e denk gelen romanın öyküsü 1327’de geçiyor… İtalya’da Benedikten rahiplerin ağırlıkta olduğu bir manastıra varan Fransisken rahip Baskerville’li William ve çömezi Melk’li Adso’nun, buradaki ‘garip’ ölümleri araştırıp bir sonuca varma çabalarını okuyoruz Eco’nun metninde. Yazarın polisiye edebiyata, özellikle de Sherlock Holmes tarzı bir alana yatkınlığını görmek şaşırtıcı. Zekâsıyla öne çıkan ana karakteri William’ın, bütün ipuçlarına doğru yerlerden yaklaşıp ‘işaretler’i doğru yorumlamasıyla süregiden entrika, yedi gün içinde yedi ölümün gerçekleşmesiyle ‘yedi ölümcül günah’ın bir mekâna hapsolduğu gerçeğiyle yüzleştiriyor bizleri.
Evet, su yüzünde polisiye bir hikâye var ama derinlerde insanoğlunun temel zaafları üzerine bir metin bu. Orta Çağ karanlığının temel müsebbibleri gibi görünen ruhban sınıfının halkın sefaletinden kopuk, tepeden bakan yaklaşımlarını her fırsatta önümüze koyan Eco, bir yandan Hıristiyan öğretisinin ‘çelişkili’ yapısını öne çıkarıyor. Saflığı ve masumiyeti temsil eden, aynı zamanda hikâyenin anlatıcısı konumundaki Adso ise klişelere saplanıp kalmış rahiplerin kısır çekişmelerini ‘akıl hocası’ William vasıtasıyla kafasında netleştiriyor. Onun hikâyedeki varlığını sadece ‘gözlemci’ olarak tanımlamak da yanlış. Genç Adso, manastır dışından bir kızla yaşadığı cinsel ilişkiyle ‘günah’ kavramını da yakından yaşıyor, masumiyetiyle tezat oluşturan bu durum aracılığıyla kendini, insan oluşunu sorgulamaya başlıyor.
Umberto Eco’nun acele etmeyen, bütün çevresel faktörleri sindire sindire anlattığı, okuru manastırın içine yerleştiren tarzı, ‘Gülün Adı’nı bir yandan tam bir tasvir başyapıtına dönüştürüyor. Özellikle ‘kitap’ temelli ölümlerin anahtarını barındıran ‘yasak kütüphane’yi anlatırken, bizi de oradaki labirentin içine çeken bir mükemmellik söz konusu. Aristo’nun ‘Poetica’sının ikinci cildinin başrole soyunduğu bu entrika, her devirde kendini hissettiren ‘yasakçı zihniyet’in de açığa çıkmasına vesile oluyor. Böyle bakıldığında, bu romanın alegorik bir yaklaşımı olduğu da söylenebilir, ama Eco’nun bu bakışı reddettiği de bilinen bir gerçek. Öte yandan okurun yazardan bağımsız olarak metni yorumlamasının önünü kapamak da mümkün değil tabii. Otoritenin ‘kural’ koyayım derken bunu ‘yasak’ koymaya doğru evirmesi ve insanın ‘bilgi’yle arasına bir duvar örmesi, bu romanın da temel ilgi alanları arasında öne çıkıyor sonuç olarak.
Kısa zamanda bütün dünyada bir fenomene dönüşen ‘Gülün Adı’nın beyazperdeyle buluşması kimilerince düş kırıklığı olarak nitelense de, uyarlanması çok zor olan bu metni sinema sanatının emrine sunan Jean-Jacques Annaud’nun çabası, o kadar kolay harcanacak gibi değil bize sorarsanız. Eco’nun romanını bir miktar ‘sadeleştirerek’ sinemalaştıran Annaud, daha çok polisiye entrika üzerinde yoğunlaşıyor ve metnin Hıristiyanlık öğretisiyle yoğun biçimde haşır neşir olmasını ve buradan çıkardığı sonuçları yüzeysel bir şekilde veriyor. Hikâyeye bu minvalde yaklaştığındaysa insanoğlunun sınırları ve yasaklamalarına dair derinlikli anlatımdan uzaklaşıyor yönetmen. Bunun bir ‘eksiklik’ olduğu söylenebilir, ama romanın kahramanı William’ı tam bir ‘Orta Çağ dedektifi’ olarak resmetmeyi tercih etmesi, metnin bu boyutuna yüklenmesi, olsa olsa sinema sanatının gerekleri üzerinden açıklanabilir. Annaud, yedinci sanat kapsamında kolayca çözülemeyecek kimi unsurları ayıklayarak doğru bir seçim yapıyor bize göre.
Romanla film arasındaki karşılaştırmada eksiklikler öne çıksa da, kimi temel fazlalıklar da mevcut. Örneğin, Adso’nun kızla ilişkisini finale kadar taşıyor Annaud, genç adamı Eco’nun sordurmadığı sorularla baş başa bırakıyor. Bir başka örnekse, engizisyon sorgucu Bernardo Gui’nin kaderindeki yaklaşım farklılığı. Tüm bunları, sinemasal zenginliği yakalamak adına yapıyor film ve bütünü paramparça edecek bir sonuç doğurmuyor. Özellikle mekân seçimi ve romandaki karakterleri kusursuzca yansıtan oyuncu tercihleriyle ‘başka’ bir hikâye olmaktan kurtulan bu çalışma, David Fincher başyapıtı ‘7’nin (Se7en) de ilham kaynağı oluyor bir bakıma. ‘Yedi ölümcül günah’ı yerinde, zamanında ve doğru tespitlerle ameliyat masasına yatırıyor ‘Gülün Adı’, peşlerinde bırakılan izi de ustaca takip ediyor.
Sinema-edebiyat ilişkisinde ‘özenli’ olma zaruretinin etkili bir yansıması diyebiliriz bu film için. Andrew Birkin, Gérard Brach, Howard Franklin, Alain Godard gibi yetkin isimlerden kurulu dört kişilik senaryo ekibinin bu özende başrolü üstlendiklerini, Annaud’nun da onların incelikli senaryosunu hakkıyla beyazperdeye taşıdığını söylemek mümkün. Sean Connery ve Christian Slater’ın Baskerville’li William ve Melk’li Adso karakterlerine cuk oturdukları da yadsınamaz bir gerçek. Umberto Eco’yu sadeleştirme zorluğu da cabası, ki bunu da layıkıyla yerine getiriyor Annaud’nun filmi.

Radikal gazetesinin Kitap ekinin
25 Şubat 2011 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

TheNameOfTheRose
Sean Connery, Christian Slater