Etiketler

, , , , , , , , ,


Not: 7/10
2011 ABD-Kanada-Fransa-Almanya, 93 dk.
Yönetmen: Duncan Jones
Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Michelle Monaghan, Vera Farmiga, Jeffrey Wright, Michael Arden, Cas Anvar

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Yarının Sınırında / Edge of Tomorrow (2014)
Yönetmen: Doug Liman

İLK filmi “Ay”la (Moon) bilimkurgusal gerilim türüne çarpıcı bir halka ekleyip yönetmenlik becerisinin giderek genişleyeceğini hissettiren Duncan Jones (bildiğiniz gibi, kendisi David Bowie’nin oğlu), ‘tek kişilik’ filmiyle oluşturulması alabildiğine zor bir atmosferi ayakta tutmayı başarmış, üstüne üstlük bunu felsefi yapıtaşlarıyla donatarak etkiyi sınırlara dayamıştı.
Jones, ‘mütevazı’ ilk filminin başarısıyla kısa sürede Hollywood’un ‘pahalı’ yapımlarına transfer oldu. Bu ‘şans’ı iyi kullandığını söyleyebileceğimiz yönetmen, “Yaşam Şifresi”yle mükemmel bir sonuca ulaşmış değilse de, birçok sinemasal tuzak barındıran projeden alnının akıyla çıkmayı başarıyor. İlk filminden aşina olduğumuz ‘insanlık soruşturması’ özelliğini burada da yansıtan sinemacı, bilimkurgusal gerilim türüne aksiyonu da ekleyerek stilini olgunlaştırma çabasında bu filmde.
Chicago’nun merkezine doğru yönelen bir banliyö treninde açıyoruz gözlerimizi hikayede. Kahramanımız da yolculardan biri. Kısa süre sonra bir patlama oluyor ve tren havaya uçuyor. Ardından karakteri bir kapsülün içinde görüyoruz, ekran aracılığıyla iletişim kurduğu bir de kadın subay var karşısında. Bir projenin ‘kahraman’ı olduğunu, trendeki bombayı ve bombacıyı bulmak için oraya gönderildiğini öğreniyoruz onunla birlikte. Daha büyük bir saldırıyı engellemek için trendeki bir yolcunun bedenine yapışan karakter, sekiz dakikalık sürelerle trene dönüyor ve görevini yerine getirmeye çalışıyor. Kim olduğunu (Afganistan’da görev yapan bir askerdir) bilen ama şu anda nerede olduğunu bil(e)meyen kahramanımızın zamana karşı defalarca yaşadığı mücadeleyi izliyoruz hikayede. Sonuçtaysa bir sürpriz ve bir tür ‘ferahlama’ duygusu devreye giriyor, anlı şanlı kahramanı ‘başka bir boyut’a taşıyor bu hikaye…
Suçu önlemek için ‘hafif kaçık’ bir bilim adamı tarafından geliştirilen bir projenin bilimkurgusal altyapısından ziyade, bunun yan etkileriyle haşır neşir oluyor “Yaşam Şifresi”. Duncan Jones’u bu filmi yapmaya çeken de bu olsa gerek. İnsanın zaafları üzerinden yürüyen tematiğine burada da sadık kalıyor yönetmen. Evet, bombalı bir saldırıyı önlemek gibi ‘kahramanca’ bir yapı gösteriyor kendini önce, ama ilerleyen dakikalarda bu yapının sadece bir ‘kabuk’ olduğunu hissediyoruz. Asıl mesele, ‘insanın iradesine müdahale edilmesinin yıkıcı sonuçları’ belli ki. Bunu öğrendiğimizde, filmin sıradanlaşmasının da önüne geçildiğini görüyoruz, ki nihayetinde Jake Gyllenhaal’un canlandırdığı ana karakterin trajedisiyle yüzleşiyoruz. Artık yönetenlerin ‘amaç’ının hükmü kalmıyor bizim için, o askerin kişisel dramına yöneltiyoruz ilgimizi. Bu noktada, Vera Farmiga’nın canlandırdığı ekrandaki kadın subay da bu drama ortak oluyor, ‘mekanik’ bakışını bir kenara bırakıp insan olduğunu hatırlıyor ve askerin ‘amaç’ına uygun bir yaklaşım sergiliyor. Filmin gücü de bu ‘ortak amaç’la açığa çıkıyor, hikayede defalarca gördüğümüz patlamanın üzerine çıkıyor.
İlk uzun metrajlı sinema filmi senaryosuyla Hollywood’un ‘köşeye sıkışmış’ pozisyonu konusundaki fikrimizi az da olsa değiştiren genç senarist Ben Ripley, “Yaşam Şifresi”ni yazarken birkaç katmandan oluşan bir hikaye üzerinde odaklanıyor. İşin bilimkurgusal boyutunu olabildiğince inandırıcı kılarak, ‘fantastik’ bir yapıdan kendini sıyırmayı başarıyor öncelikle. Dolayısıyla ‘sorgulama’ alışkanlığımızı bir kenara atmamızın önüne geçiyor, ki bu da hikaye boyunca sorduğumuz onca soruya ‘cevap verilebilir’ bir noktaya taşıyor filmi. Meselenin ‘zamanda yolculuk’ olmadığını daha ilk sahnelerde hissettirerek ‘kolaycı’ bir yönteme başvurmayacağını da gösteriyor Ripley.
İkinci katmandaysa kahramanın duygusal referansları üzerinde geziniyor senaryo. Bu aşama, filmin asıl ruhunu yansıtıyor ve alt kollara ayrılarak genişliyor, karaktere tutunmamızı sağlıyor. Askerin babasıyla, ekrandaki kadın subayla ya da trende karşısında oturan güzel kadınla yaşadığı duygusal paylaşım, senaryonun omurgasını oluşturuyor, onun ‘yalnız kahraman’ özelliğini ‘ortak olunabilir’ kıvama taşıyor. Kapsülün içinde maruz kaldığı ‘işkence’den kurtulabildiği sekiz dakikalık ‘özgürlük anları’yla insana özgü reflekslerini test edebiliyor, yaşadığı paradoksu avantaja çeviriyor, hayatla ölüm arasındaki hiç bitmeyen slaloma ‘anlam’ kazandırıyor.
Senaryonun üçüncü katmanı, ikinci katmana bağlı olarak gelişen bir aşk hikayesini getiriyor önümüze. Aynı anda yığınla ‘mesele’ye odaklanmak zorunda kalan kahramanı, ‘tekrarlanarak’ yoğunlaşan bir aşkla da baş başa bırakıyor. Trende karşısında oturan kadınla aynı sekiz dakikayı defalarca yaşıyor ve her defasında ona biraz daha yakınlaşıyor, giderek bunu duygusal bir tutunmaya dönüştürüyor. Kapsülün içindeki ‘ben’le trenin içindeki ‘ben’in motivasyonlarını farklılaştıran temel neden de bu oluyor sonuçta. Ölümle yaşam arasında gidip geldiği o kısacık zaman dilimini genişletmek için herhangi bir ‘gerekçe’ aramıyor başlangıçta, ama ‘o kadın’ bunu sağlıyor ona, ‘yaşamak için ölmek’ seçeneğine uzatıyor elini.
“Yaşam Şifresi”nin soyuldukça berraklaşan katmanları arasında gezinmek keyifli gerçekten de. Bu filmi sıradan bir bilimkurgusal aksiyon çalışması gibi görüp izlerseniz, alacağınız keyif de bu bakışla sınırlı kalacaktır. İnsana, zamana, duygulara, otoriteye, bilince, fikir çatışmalarına tuttuğu ışığın odaklandığı noktalara bakmayı denerseniz, beklediğinizden daha ‘gelişkin’ bir yapıyla karşı karşıya kalacağınızı söyleyebiliriz.

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
8 Nisan 2011 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Michelle Monaghan, Jake Gyllenhaal