Etiketler

, , , , , , , , , , , ,


Not: 10/10
1988 Polonya, 84 dk.
Yönetmen: Krzysztof Kieslowski
Oyuncular: Miroslaw Baka, Krzysztof Globisz, Jan Tesarz, Zbigniew Zapasiewicz, Barbara Dziekan

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Soğuk Kanlı / In Cold Blood (1967)
Yönetmen: Richard Brooks

ÖLÜM ya da ‘tanımsızlık’ın diğer adı… Ölümler, öldürmeler, öldürülmeler… İnsanlığın yüzyıllardır gizleyemediği, gizlemeyi başaramadığı korkusu, ötesinde tepesindeki ‘Democles’in kılıcı’… Varlığın anlamsızlaştığı, hiçliğin hüküm sürdüğü ülke… Ve bu ülkenin ‘küçük’, yitik ve ‘boğazlanan’ insanlarının belirleyici olduğu iki perdelik bir oyun, bir trajedi, Polonyalı büyük usta Krzysztof Kieslowski’nin “Dekalog”larının iki uzunundan biri olan “Öldürme Üzerine Bir Film” (Krótki Film O Zabijaniu) ya da doğru çevirisiyle “Öldürme Üzerine Kısa Bir Film”.
Film, Varşova caddelerinin soğuk görünümlü, ‘mekanik’, bir yandan da acımasız atmosferinde yaşam savaşı veren, vermeye çalışan üç insanı odaklayarak tüm bir toplumun, dahası insanlığın ölüm meselesi üzerine evrensele varan yorumlar getiriyor.
Üç insan, üç ‘er kişi’… Biri, sorunlarıyla boğuşan ama çözümsüzlüğün sarmalından kendisini sıyıramayan ve ‘psikopatik’ tepkilere gebe bir genç; Jacek Lazar (Miroslaw Baka)… Diğeri, taksi sürücülüğüyle yaşamını kazanma uğraşı veren ‘düz’ çağrışımlarla karşımıza gelmiş bir vatandaş; Waldemar Rekowski (Jan Tesarz)… Sonuncusu ise idealizmin yönlendirdiği, dürüst, duyarlı, genç bir avukat; Piotr Balicki (Krzysztof Globisz)… Bu üçlünün koşut biçimde gelişen öykülerini izleriz film boyunca. Öykülerinin kesiştiği noktaysa ölümün ‘soğuk ya da sıcak ya da ılık’ nefesini ‘sapına kadar’ duyumsatan o benzersiz cinayet sahnesine denk düşer. Bu sahne öylesine uzun ve iç karartıcı, dahası bunaltıcı, rahatsız edicidir ki; ölümün, yok oluşun korkunçluğunu bire bir karşılayan özellikler içerir. Öldüren ‘sorunlu’ genç, ölense taksi sürücüsüdür. Öldüren, ölenin taksisini durdurur ve arka koltuğa oturur. Sıkıntılı bir görüntüsü vardır. Cebinden çıkardığı iple birden ölene saldırır ve onu boğmaya çalışır. Ancak ölen oldukça güçlüdür, karşı koyar. İp boğazından ağzına doğru kayar. Ama öldüren kararlıdır. Sonunda amacına ulaşır, ulaştığını sanır, biz de öyle olduğunu düşünürüz. ‘Cesedi’ arabadan dışarıya çıkartır ve nehir kıyısına bırakır. Ancak adamın ölmeye niyeti yoktur, kıpırdamaya başlar. Bunun üzerine öldüren, büyük bir taşı, neredeyse bir kayayı alarak ölenin başını ezmeye başlar. Defalarca adamın başına vurarak ‘artık’ ölmesini sağlar. Ardından taksiye biner ve sevgilisiyle buluşmaya gider.
Kısa süre içinde yakalanır ve oyunun ikinci perdesinde genç avukat da bu üçlü ilişkiye bir köşesinden girer. Öldürenin savunmasını üstlenen avukat, onu bu noktaya iten nedenleri araştırarak bir bir mahkemeye sunar. Ölümü ölümle karşılamanın anlamsızlığı, ‘sorun çözmezliği’ üzerine dayanaklı konuşmalarla öldürenin ‘akıbet’ini değiştirmeye çabalar. Karar, öldürenin öldürmeyi düşündüğü an verilmiştir oysa. Yüzyıllardır süregelen ‘gelenek’, bir kez daha kendisini öne atmış ve öldüren idam cezasına çarptırılmıştır.
Öldürenin idam cezasının infazı ise başlı başına antolojilere geçmeye değer özelliklerle karşımıza gelir. Soğuk cezaevi duvarları içinde bir idam sehpası kurulur. Düzenek tekrar tekrar kontrol edilir. Öldürenin gözlerinde korkudan çok şaşkınlık ifadesi hakimdir. Sanki “Neden bu insanlar bana bunu yapıyorlar?” diye sorar gibidir gözleri. Anlamı yakalayamamanın getirdiği bir şaşkınlık çevrelemiştir -bir süre sonra fonksiyonları duracak olan- beynini.
Ve ardından yok oluş, hiçlik, çizginin sonu gelir öldüren için. Belki de kara bir deliğe düşmüştür ya da dipsiz bir kuyuya. Tanımsızlığın tanımını yapabilecektir belki de artık. Ölümün nasıl bir şey olduğunu görecek ve yaşamın kıpırtısını duyumsayamayacaktır. Kendi kararı da değildir bu ölüm denen ‘ülke’ye yerleşmek. Başkaları, hiç tanımadığı bazı insanlar, insancıklar vermiştir kararı ve ona sorulmamıştır düşüncesi. Ölümün ‘yüzsüzlüğü’ne kurban edilmiştir. Yaşamı hiçe sayılmış, yok oluşu onaylanmıştır. Bir kez daha nefes alamayacak, bir kez daha yaşayamayacaktır. “Kim verir onlara bu hakkı?” diye sorar, “Kim? Tanrı mı?”
Krzysztof Kieslowski’nin “On Emir”den yola çıkarak çektiği televizyon serisi “Dekalog”ların en çarpıcı olanı bize göre “Öldürme Üzerine Bir Film”. “On Emir”in “Öldürmeyeceksin!” (Thou shalt not kill) emrini kendine kaynak alan ‘taş gibi’ bir senaryoya dayanan film, üzerine sayfalar dolusu yazılabilecek, uzun süre tartışılabilecek, öldürmenin anlamsızlığını bire bir vurgulayan, biraz iç karartıcı, ama yapmak istediği de bu olan son derece etkili bir yapıt, dahası bir başyapıt.
Her durumda, ne olursa olsun öldürmenin, yok etmenin, hiçlemenin ‘sapkın’lığını, ötesinde iğrençliğini, varoluşçu bir çizgide gelişen, varoluşçu imgelerle perdeye gelen bir öyküde aktaran Kieslowski, Albert Camus’nün kişileriyle özdeşleşen karakterleriyle de varoluşun bunaltısını duyumsamamızı sağlıyor. Kieslowski tematiklerini belki de en iyi yansıtan, ustanın başyapıtı niteliğindeki “Öldürme Üzerine Bir Film”, sinemayı solurken var olmanın ‘erdem’ini de belleklere kazıyan, benzersiz yoğunlukta, ‘üstün’ bir film.
Ve bu filmi mutlaka görün! Görün ve ‘ölümü yaşarken’ hissedin!

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
12 Ağustos 2011 tarihli sayısında ve
“Aşktan da Üstün 50 Film Daha” kitabında yayımlanmıştır.

AShortFilmAboutKilling
Miroslaw Baka

Reklamlar