Etiketler

, , ,

WilliamBurroughs
William S. Burroughs

Beat Kuşağı’nın zirvedeki temsilcilerinden William S. Burroughs’un 1973 tarihli hikâyeler toplamı ‘Yok Edici’, 30 hikâyeyle toplumu yerle bir ediyor, bütün dinamiklerine dilini sokuyor, ‘utanmadan’.

1940’LI yılların ikinci yarısı ve 1950’lerin başında, iki dünya savaşının bir silindir gibi üzerinden geçtiği toplumların, yaşananlarla ve yaşanacaklarla hesaplaşması kaçınılmazdı. Sanatın bütün disiplinlerinde bir ‘isyan havası’ göze çarpıyordu. Edebiyatın da ‘yeni dünya düzeni’ üzerine söyleyecekleri vardı elbette ve bunu ‘Beat Kuşağı’yla ete kemiğe büründürdü. Kapitalizmle beslenen materyalist bakışı reddeden, her alanda ‘özgür irade’yi öne çıkaran, bunu ‘uçuş’ ortak paydasında buluşturan bu kuşağın yazarları, toplumlara enjekte edilen ‘ezber aşısı’nı tersten okuyan bir yapı oluşturdular. William S. Burroughs, Allen Ginsberg ve Jack Kerouac’ın öne zıpladıkları bu yazar platformu, özellikle gençliği yanına alarak 1968’e doğru giden sürecin de tetikçisi oldu. Burroughs ise, hem dili hem de bakışıyla ‘gerçeküstü bir gerçeklik’ yakaladı, postmodern edebiyata da göz kırpan bir kulvarda yoluna devam etti…
William S. Burroughs isminin hemen yanına iliştirilen ve ilk akla gelen eserin ‘Çıplak Şölen’ (Naked Lunch) olduğunu tartışacak değiliz. David Cronenberg yönetiminde başarılı bir de beyazperde uyarlaması çekilen 1959 tarihli bu roman, Beat Kuşağı’nın kutsal kitaplarından biri, Jack Kerouac’ın 1957 tarihli ‘Yolda’sıyla (On the Road) birlikte. Ancak bu yazıda ne ‘Çıplak Şölen’le ne de ‘Yolda’yla haşır neşir olacağız. Bu iki romanı, bir zaman sonra sinema uyarlamaları vesilesiyle ele alırız belki.
Bu yazıdaki öznemizse, Burroughs’un 1973 tarihli hikâyeler toplamı ‘Yok Edici’ (Exterminator!). 30 hikâyeden oluşan kitabın ilk baskılarında bunun bir ‘roman’ olduğu söylenmiş, ki elimizdeki Ayrıntı Yayınları baskısında da bu yaklaşım benimseniyor. Anlamak zor değil aslında bu ‘kafa karışıklığı’nı; kitaptaki hikâyeler birbirinden bağımsız gibi dursalar da, kimi karakterler ve durumlar ‘süreklilik’ arz ediyor. Örneğin kitaba adını veren ilk hikâyedeki ‘ilaçlama’ meselesine yeniden dönüyoruz ya da Ali ve Audrey gibi karakterleri farklı hikâyelerde takip edebiliyoruz. Burroughs, ‘keyif verici madde’ etkisiyle kaleme aldığı hikâyelerle kendine bir yol haritası çizmeyi başarıyor. ‘Vahşi’ ve ‘kaba’ bakışını bir rota içinde tutmayı başarıyor. Bu becerinin yansıması olarak da 30 hikâyenin bir bütüne hizmet ettiğini görüyoruz. Bu bütüne roman diyebilir miyiz, o tartışılır işte. Bazı hikâyelerin daha önce bağımsız olarak yayımlanmış olması da bu kitabı romandan epeyce uzaklaştırıyor doğrusu.
‘Yok Edici’deki hikâyeler, Beat Kuşağı’nın ‘reddeden’ doğasını aynıyla yansıtmayı başarıyorlar. Özgürlükten beslenen akımın her türlü toplumsal dinamiğe karşı duruşunun ipuçlarıyla donanmış görünen metinler, bu dinamikleri kendince tanımlayıp onlara ‘sınırsızlık’ vurgusuyla yaklaşıyor, ki ortaya çıkan toplamda ‘tokat gibi’ hamleler göze çarpıyor. Örneğin, cinselliğe yaklaşımında köşeli bir bakış yok hiçbir zaman; ‘patenti alınmış’ bir platforma rastlamıyoruz burada. Kimi zaman bu durumu ‘grafik’ bir boyutta sergiliyor Burroughs, kalıpların dışına çıkıp gerçeküstü bir stille harmanlayarak.
Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok; kitaptaki en çarpıcı hikâyeler, diğerlerine göre biraz daha uzun ve ‘derli toplu’ duran ‘Yok Edici!’, ‘Ali’nin Gülümseyişi’ (Ali’s Smile) ve ‘Alacakaranlığın Son Parıltıları’ (Twilight’s Last Gleamings). Özellikle bu üç hikâyede Burroughs’un gözlemle düş gücünün buluşmasının enfes ipuçlarını yakalıyoruz; kesinlikle sıradan değil ama sıradan olabilecek bir anlatının göbek taşında ter atıyoruz. Şablonun içini doldurmak gibi bir niyeti olmadığından, yazarın kaleme aldıklarında kaybolmak çok kolay, kayboluyoruz da. Ancak bu durumdan bir ‘yabancılaşma’ çıkarmıyoruz, aksine hikâyelerin içine girip kendimizi böcekleştiriyoruz, metinlerin arasında gezinirken ilaçlanıp gebereceğimizi bilerek.
Kitaba yukarıda isimlerini zikrettiğimiz üç hikâye özelinde yaklaşırsak, Burroughs’un temellendirdiği fikriyat üzerine de bazı şeyler söyleme fırsatını buluruz, ki buradan almamız gereken de bu gibi… Kitabın ilk hikâyesi ‘Yok Edici!’de, Burroughs’un bir süre yaptığı ‘böcek ilaçlama’ işindeki gözlemleri öne çıkıyor. Toplumun ‘ayıklama’ (temizleme) refleksinin dışavurumu gibi görünen böcek ilaçlama işi aracılığıyla toplumsal katmanlar arasındaki sınırları diline dolayan yazar, bu küçücük hikâyeyle neredeyse ‘lanetliyor’ ayrımcılığı ve onun peşi sıra getirdiklerini. Bu hikâyenin ‘Çıplak Şölen’in beyazperde uyarlamasında kullanıldığını da ekleyelim… ‘Ali’nin Gülümseyişi’ ise, eşcinsel bir aşk hikâyesi nostaljisinin ardında yatanlarla dikkat çeken bir metin. Burroughs, bir kez daha kalıplara saldırıyor, küfrediyor bu hikâyede; grafik şiddeti de amacına hizmet için devreye sokuyor, özellikle de ‘kama’ metaforuyla ortalığı kan gölüne çeviriyor… 30 hikâye arasında en bilineni diyebileceğimiz ‘Alacakaranlığın Son Parıltıları’na geldiğimizdeyse, şanının boşa olmadığını tespit ediyoruz. Bir film senaryosu (tretman diyelim) havasındaki bu hikâye, bir komplonun dehlizlerinde gezinirken, militarist bir yapının üzerinde tepinmeyi ihmal etmiyor. Komplocuların ‘özgür’ kimlikleri ve onları engellemeye çalışanların ‘köşeli’ gibi görünen bakışları arasında kurduğu bağı sonuna kadar götüren Burroughs, kurulu düzeni yerle bir eden finaliyle de ‘anarşist’ bir düzleme ulaşıyor. Türkiye’de ‘Başkanın Adamları’ olarak gösterilen 1977 yapımı Robert Aldrich filmi ‘Twilight’s Last Gleaming’in en azından adını bu hikâyeden aldığını da söyleyebiliriz.
30 hikâye, 30’u da birbirinden ‘uçuk’… William S. Burroughs’un başını çektiği Beat Kuşağı’nın ‘eşya’yla ve onun dayattıklarıyla alıp veremediğini belgeleyen bu hikâyeler, eleştirinin yüzeyde kalmaması, dibine kadar gidilmesi gerektiğini de haykırıyor bir yandan. Burroughs’un yaptığı da bu; yok edilmeyi bekleyen bir toplum düzenini ‘kırık cümleler’ine doluyor ‘Yok Edici’yle…

Radikal gazetesinin Kitap ekinin
5 Ekim 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.