Etiketler

, , , , , , , , , , , ,


Not: 9/10
1984 İngiltere, 113 dk.
Yönetmen: Michael Radford
Oyuncular: John Hurt, Richard Burton, Suzanna Hamilton, Cyril Cusack, Gregor Fisher, James Walker, Andrew Wilde

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Değişen Dünyanın İnsanları / Fahrenheit 451 (1966)
Yönetmen: François Truffaut

GEORGE Orwell ya da gerçek adıyla Eric Arthur Blair, ortaya koyduğu iki eserle 20. yüzyıl edebiyatını derinden etkilemiş devasa bir yazardır kuşkusuz. Yalnızca edebiyat dünyasını değil, sanatın bütün alanlarını ve popüler kültürü etkisi altına almış olan ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ (Nineteen Eighty-Four) ve ‘Hayvan Çiftliği’yle (Animal Farm) otoriteyle alıp veremediklerini sayfalara döken yazar, 46 buçuk yıllık kısa hayatına iki -her açıdan- kilometre taşı sığdırmayı başarmıştır anlayacağınız.
Geçtiğimiz haftalarda gene bu sayfalarda mesele ettiğimiz Ray Bradbury romanı ‘Fahrenheit 451’le yakın akrabalığı bulunan ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’, 1949’daki ilk yayımlanışından bu yana ‘distopya’nın edebiyattaki zirvesi olarak kabul görür, ki yıllar geçtikçe değerinin daha da yükseldiğiyse bir gerçektir. Orwell’in sömürgeci zihniyeti yakından görmüş, yaşamış olmasının getirdiği otorite karşıtlığını merkeze oturtan bu roman, bu bakışını ‘umutlu’ bir söylemle taçlandırmak yerine oldukça karamsar bir tablo çizer bize.
2. Dünya Savaşı sonrasında bütün taşların yerinden oynadığı, belirsizliğin hüküm sürdüğü bir atmosferde kaleme aldığı romanıyla, gözden kaçıralamayacak bir ‘öngörü’de bulunur Orwell. 1984 yılına uzanır ve başkarakteri Winston Smith aracılığıyla ‘kontrol manyağı’ bir devletin üzerine çullanır. Dünya üç büyük devlet tarafından hiç bitmeyen savaşlarla kontrol edilmekte, Winston’ın yaşadığı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin hakimiyetindeki Okyanusya ise ‘Büyük Birader’in (Big Brother) bakışlarıyla zihinleri baskı altında tutmaktadır. Devlet görevlisi Winston, kendisi gibi bir görevli olan Julia’yı tanıyıp aşk ve cinsellikle kendini ‘kirlettiğindeyse’ beynini ‘özgürleştirme’ fırsatı bulur. Ancak bu fırsat, onun sonunu hazırlayacaktır, tıpkı Julia’ya olacağı gibi…
Bu romanın anlattıklarını bir yere sığdırmak o kadar zor ki… Yapabileceğimiz, sadece belli satırbaşlarını ortaya koymak ve onlar üzerine birkaç kelâm etmek olabilir. Öncelikle otoritenin geçmişi manipüle ederek geleceği inşa etme kaygısı dikkati çeker bu metinde. Başkarakter Winston’ın devletteki görevi de budur; eski gazeteleri alıp onlardaki kimi haberleri değiştirir ve önceki bilginin tarihten tamamen silinmesini sağlar. Tarihi manipüle etmenin günümüzde de sıkça uygulandığı düşünüldüğünde, Orwell’in öngörülerinden birinin gerçekleştiği de söylenebilir. Otorite, karşısına çıkabilecek ‘sürprizler’i sevmez ve bunun için de elinden geleni yapar, hatta elinden gelenin fazlasını.
‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün baskın unsurlarından biri de ‘düşünce suçu’ ve ‘düşünce polisi’ kavramlarını öne çıkarmasıdır. Londra’yı mekân edinen roman, kentin her yerine, her eve, her dükkâna konulmuş devasa resimlerdeki ‘Büyük Birader’ imgesiyle bu ‘suç’u kontrol altına almanın ipuçlarını gösterir bizlere. Büyük Birader’in yaşayıp yaşamadığı bile belli değildir, bir tür ‘Demokles’in kılıcı’ gibi toplumun tepesindedir bu imge. ‘Ingsoc’ adlı yöneten partinin sloganıysa basittir: “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür.” Bu anlayışı topluma dayatmaksa birincil hedeftir, bunun için de hiç bitmeyen savaşlarla ‘korku’ tetiklenmektedir. Bu noktada da Orwell’in distopyası gerçekliğe yaklaşmıştır; bugünün süper güçlerinin savaşla beslendiği, semirdiği apaçık ortadayken ‘yanlış’tan söz etmekten mümkün değildir.
Romanda dillendirilen ‘proleteryanın gücü’ konusuna da değinmek gerekir bu aşamada. Toplumun yüzde 85’ini oluşturmalarına karşın güçlerinin farkında olmayan ve sindirilmişliklerini sessizlikle tamamlayan bu kitle, yönetenlerin boyunduruğu altında ‘yaşamak’ dışında herhangi bir hakka sahip olamamanın ezikliğiyle sürdürürler hayatlarını. ‘Başkaldırı’ mekanizması hiçbir zaman harekete geçemediği gibi, bu kavramın varlığı bile kuşkuludur. Örneğin, Winston’ın var sandığı ve onlara katıldığını düşündüğü otorite karşıtlarının gerçekliğine dair hiçbir işaret yoktur romanda.
Ve son olarak, romanda ‘Yenisöylem’ olarak önümüze çıkan dilin sadeleştirilip kelimelerin minimize edilmesi durumuna dikkat çekelim. Otoritenin düşünceyi kontrol altına almasının temelini oluşturan bu ‘yeni sözlük’, geçmişi manipüle etme eğiliminin çıkış noktasıdır bir bakıma. Toplumu düşünmeye itecek kelimelerin yok edilip bazılarının da birleştirilerek ‘anlamsızlaştırılması’ temeline dayanan bu sistem, ‘mutluluk’u otorite bakışıyla yeniden tarif etmenin de yoludur aynı zamanda. Yeniden bugüne dönersek, Orwell’in yanılmadığını bir kez daha görürüz. Kelimelerin içlerinin boşaltıldığı bir dönemde yaşadığımız gerçeği bu öngörüyü de haklı çıkarır; özellikle televizyon aracılığıyla ‘cehalet’in yüceltilmesi bizi bu saptamayı yapmaya götürür.
‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ hakkında söylenebileceklerin sınırı yok, ama bir noktada durmamız lâzım. Şunu dile getirmeden kitaba dair düşüncelerimizi noktalamayalım yine de: Romanı Türkçeleştiren Celâl Üster’in girişte yaptığı açıklama, belki de her şeyin üzerine çıkan bir ‘anlam kayması’nı işaret eder. 1951’de yapılan bir baskı hatasının 21. yüzyıla kadar taşınmasının yarattığı ‘şaşkınlık’a dikkat çeker Üster. Romanın sonlarında Winston’ın masadaki tozun üzerine yazdığı ‘2 + 2 = 5’teki ‘5’ rakamının 1951 baskısında düştüğünü ve uzun yıllar boyunca yapılan baskılarda bunun ‘2 + 2 =’ olarak kullanıldığını söyler, ki elimizde 32. baskısını tuttuğumuz Can Yayınları kopyası da 30. baskıya kadar bu ‘hata’yla raflara yerleşmiştir. Basit bir yanlışlık gibi görünmesine karşın, romanın dile getirdiklerini terse yatıran ve ruhunu darmadağın eden bir yanlıştır bu. Ama zararın neresinden dönülse kârdır deyip uzatmayalım mevzuyu…
Roman hakkında bolca laf edince, ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün beyazperde uyarlamasına pek yer kalmadı bu yazıda. Yine de kimi önemli noktalara parmak basmadan geçmeyelim.
Öncelikle, Michael Radford imzalı ‘1984’ün romana epeyce sadık bir uyarlama olduğunun altını çizelim. Ancak ‘2 + 2 = 5’ hatasının burada da olduğunu, dolayısıyla da kitabı okumadan izlendiğinde sizi yanıltabileceğini belirtelim. Öte yandan, karakterlerin izledikleri yolda da bazı sapmalar var filmde. Örneğin, ‘ziyaret’ aşamasında romanda Winston ve Julia beraberken, filmde Winston’ın tek başına yaptığı bir ziyaret söz konusu. Burada Julia’nın ayıklanması, hikâyenin ruhuna büyük zarar vermiyor, ama ikilinin birlikte hareket etme reflekslerinin hafifçe zedelendiğini görüyoruz yine de.
Filmin, George Orwell’in hayal ettiği gibi, 1984 ilkbaharında ve Londra’nın belli bölgelerinde çekildiğini, böylece roman-film bütünleşmesinin ‘saygı’yla ete kemiğe büründüğünü tespit ediyoruz bu uyarlamada. John Hurt, Richard Burton ve Suzanna Hamilton’ın çok doğru seçimler olduğunu da ekleyelim bu noktada. Özellikle John Hurt, Winston Smith karakterini kitaptan çıkarıp önümüze taşıyan bir performansa ulaşıyor. ‘Fahrenheit 451’de de benzer bir karakteri canlandıran Cyril Cusack ise, başkahramanların yazgısında önemli bir rol üstlenen Charrington kompozisyonuyla yarayı iyice kaşıyor.
İstanbul Film Festivali’nin Sinema Günleri olduğu yıllarının ilk Altın Lale’sini kazanan ‘1984’, 1980’lerin efsane ‘synth pop’ gruplarından Eurythmics’in Dominic Muldowney ile ortaklığa gittiği müzik çalışmasıyla da dikkat çekerken, Orwell’in romanı gibi eskimeyecek bir eser olmayı başarıyor.

Radikal gazetesinin Kitap ekinin
26 Ekim 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

NineteenEighty-Four
John Hurt

Reklamlar