Etiketler

, , , , , , , , , , , ,


Doğum Tarihi: 5 Ekim (farklı yıllar) Doğum Yeri: Glencoe, İskoçya
Anne adı: Monique Baba adı: Andrew
Mesleği: Gizli ajan Boyu: 1.83m. Ağırlığı: 76 kg.

“BOND… JAMES BOND…”

“HÜKÜMETLER DEĞİŞİR. YALANLARSA AYNEN KALIR.”

“ÖLÜLERİN İNTİKAMI MESELE EDECEĞİNİ SANMIYORUM.”

“BAYAN ANDERS… GİYİNİKKEN TANIYAMADIM SİZİ.”

Ian Fleming’in 1953’te yarattığı, 1962’den itibaren de beyazperdede boy göstermeye başlayan 007 James Bond, ‘gizli ajan’ konseptine yeni bir yorum getirmesinin ötesinde, ‘zamansız’ özellikleriyle her devrin adamı olmanın üstesinden gelmiş bir karakter. Onu canlandıran aktörlerden bağımsız biçimde yoluna devam eden Bond, ‘iyiyle kötünün bahçesinde’ aynı anda dururken, kadınlar konusundaki iştahıyla da kendine özel bir alan açmayı başarıyor. Süper kahramanlığa meyletmesi de cabası…

GİZLİ ajanlar aleminde onun adını duymayan yoktur; ‘ürkütücü’ bir figür değilse de ‘çekinilesi’ bir adam olduğu kuşku götürmez. Çoğunlukla ‘deliler’le cebelleşir, kendisinin de pek ‘aklı başında’ olduğu söylenemez. Bond’dur adı, James Bond. 007’dir kod adı, İngiliz İstihbarat Örgütü MI6’in ‘yenilip yutulmazı’dır.
Boylu poslu, yakışıklı, sert bakışlı, iyi giyinen, ‘kadınları seven’, dik başlı, az biraz maço, silah ve otomobil tutkunu… James Bond’a dıştan bakıldığında ‘net’ biçimde görünen özellikleri bunlardır. Mizah duygusunun gelişkin olduğunu da yakından tanıdığınızda anlarsınız, ‘şakacı’dır epeyce. Ancak şakalarının muhatabının cinsiyeti önemlidir; muhatap erkekse sertleşir, kadınsa şekerleşir! Buradan kadınlara karşı bir zaafı olduğu anlaşılabilir, ki öyledir. Aslında bu durum, onu Bond yapan en önemli unsur olarak kendini gösterir. Kadınlar onun yanında erirken, o da kadınların yanında ‘aptallaşır’ zaman zaman.
James Bond’un beyninin içine girip ne düşündüğünü anlamaksa alabildiğine zordur. Kimi zaman onu anlar gibi olur, bir sonraki hamlesinin tahmin edilebilirliğini görürsünüz. Ancak onun göbek adı ‘sürpriz’dir ve hep bir ‘açık kapı’ bırakır zihninde ve oradan kaçmayı başarır her defasında. Bizler kadar karşısındaki ‘deliler’i de şaşırtır Bond, kötü durumlardaki soğukkanlılığıyla. Ölümün kıyısında turlamaya başladığı anlarda orada onu bekleyen çıkış kapısını açıp kurtulur, geride gözü yaşlı (ve çoğunlukla ölü) kötüleri bırakarak.
Peki ‘iyi’ bir adam mıdır James Bond? İyilerin safında yer tutmasına karşın, onu tam olarak ‘iyi’ diye tanımlamak zordur. Tipik İngiliz soğukkanlılığına yapışmış olan ‘aşağılayıcı’ tavırları, kendisiyle diğerleri arasına aşılmaz bir uçurum koyar. Bond istemedikçe bu uçurum kapanmaz, istediği anlarsa genellikle kadınlarla olan münasebetlerindedir. Üstlerine karşı dik başlılığını, kural tanımazlığını karşısına çıkan her karaktere yöneltir; onları alaşağı edip kendisini hep zirvede tutmaktır amacı. ‘Dünyanın merkezi’ olduğuna inanır, yenilmezliğinin getirdiği özgüvenle paralar etrafındakileri, kimliksizleştirir adeta.
Pek aceleci değildir Bond, beklemeyi ve bekletmeyi sever. İçine düştüğü karmaşık durumu hazmetmek için bekler, bu durum karşısında tedirginleşen düşmanlarının stres katsayısını yükseltmek içinse bekletir. Sonuca ulaşmak için ‘dakik’ olmak önemli değildir onun için. Onu 10 dakika beklemenin bir ömür gibi geçtiği doğrudur, yıpratmayı sever. Bu noktada yeniden kadınlara dönersek, kadınlar için de bekler ve bekletir Bond. Dünyayı kurtarmak önemlidir tabii, ama aceleye gerek yoktur, ‘zevkten dört köşe olmak’ da aynı derecede önemlidir.
Verilen görevi çarçabuk kavrayıp planını uygulamaya koymasıyla da meşhurdur. Çoğunlukla bu plan işlemez ya da başka bir plana evrilir, ama güçlü sezgileriyle değişime hemen ayak uydurur, pes etmez. Hiç bilmediği teknolojilere uyum sağlaması da bu ‘kavrama’ yeteneğinden gelir, gördüğünü unutmaz ve aynıyla uygulayabilir. Böylece bir ‘deli’nin zihnine girip onun adımlarını yavaşlatabilir, en nihayetinde de durdurmayı başarır.
Hayatıyla kumar oynamayı sevdiği gibi pokere de aynı oranda tutkundur. Her iki kumar alanında da şanslıdır ayrıca, kaybetmek ona yakışmaz. ‘Votka martini’sini yudumlarken alt eder rakiplerini, gözlerinin içine bakarken uyutur onları. Özgüveni bu noktada da devreye girer, kaybedeceğini hiç düşünmez. Zaman zaman poker masalarından ‘malzeme’ topladığı da olur, serüvenine anlam katar bu kumar masaları. Kadınlarsa eksik olmaz bu masalarda, Bond’un yatağını ısıtacak ya da yakacak kadınlar. Neredeyse bütün özelliklerinin altını çizmek için kadınlara başvuruyor olmamız ilginçtir. Ama budur Bond, kadınlar olmadan fazlasıyla sıradan görünür. Terini atacak bir yatak sahnesinde görmedik mi elimizin tersiyle iteriz onu, eksilir nazarımızda.
‘İnsan sarrafı’ özelliğine de sıkça tanık oluruz kahramanımızın. Erkekler konusunda pek yanılmaz, onun gözü tutmadıysa vardır bir ‘hinlik’ o adamda. Bekler ve görürüz, “Helal olsun!” deriz Bond’un öngörüsüne. Ancak kadınlarda durum değişir bir miktar. Adamımızın ‘güzellik’ karşısındaki yufkalığı beynine de sirayet eder, kolay çözemez kadınların niyetini. Kaptırır kendini çarçabuk, sonra da ölümün kıyısından dönüverir. Onu tuzağa çekenlerin çoğu kadındır, zaafını iyi değerlendirir ‘kadın kötüler’. Bu tuzaklardan sıyırdığındaysa acımasızdır Bond, kadınları öldürmekten beter eder sonrasında. Yatak faslı bittikten sonra tabii…
“Kadın kısmı anlamaz!” bakışıyla her yıl bir Altın Bamya ‘onur ödülü’ almasını beklediğimiz James Bond, bir yandan da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde her yıl bir davasının görülmesine vesile olabilecek insan hakları ihlalleri yapar. Bu davaları da kaybeder herhalde, sonsuza kadar zindanlarda çürür. Ama işler böyle yürümediği içindir ki, her daim el üzerinde tutulur. ‘Dünyayı kurtarması’dır onu kitleler gözünde aklayan, karakter defolarının hasıraltı edilmesini sağlayan. Kolay iş değil tabii; öyle böyle değil, dünyayı kötülerden temizliyorsun ve yeryüzünü ‘huzurlu’ kılıyorsun! Bu zor işin altından her serüvende kalkabiliyorsan ‘kahraman’sın, bir yerde tökezlersen alaşağı edilirsin.
James Bond’a hiçbir zaman ‘en iyi insan’ ödülü verilmeyecek kuşkusuz, ama ‘bütün kötülüklerin anası’ muamelesi yapılmayacağı da bir gerçek. Böylesi paradoksal bir kişiliğe sahip adamımızı kitleler karşısında ‘yıkılmaz’ kılan unsurların başında ‘süper kahraman’ kumaşı taşıyor olması gelir kanımızca. İnsansı reflekslerle hareket edip ayaklarını yere basarken, her an uçup kaçabilecek bir süper kahraman potansiyeli taşıdığını söyleyebiliriz Bond’un. Yalnızlığının da bu durumu desteklediği aşikar. Superman’in ‘uzaylı olmayan’ versiyonu diyebiliriz onun için. İnce elenip sık dokunarak yapılmış kötülük planlarını yerle bir ederken, yeldeğirmenlerine savaş açan ‘süper kahraman’ Don Kişot’tan pek farkı yok! Belki de bu yüzden, işte bu yüzden yüceltilir, paspas edilmesine izin verilmez. Bizler yapamazken o koşuyorsa yeldeğirmenlerine karşı, olmalıdır bir ayrıcalığı, bir kaçış kapısı. Oradan çıkıp gittiğinde de yargılamak anlamsızlaşır onu, hele ki durduğumuz ‘zindan’dan bakarak…

ÖNCÜLÜ VE ARDILI…
1937 yapımı 12 bölümlük casus serisi “Secret Agent X-9”, tam olarak James Bond’un öncülü değilse de, orada Scott Kolk’un canlandırdığı Ajan Dexter (X-9) karakterinin belirgin bir ‘yol açıcı’ etkisi olduğu söylenebilir.
Robert Ludlum’ın yarattığı, sonrasında beyazperdede sağlam bir seriye kaynaklık eden Jason Bourne karakteri, James Bond’un ayak izlerini takip ederken ‘casus oyunu’nu epeyce sertleştirmekten de geri durmadı.

Sinema dergisinin
Kasım 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

TheSpyWhoLovedMe
Roger Moore, Barbara Bach (Beni Seven Casus)