Etiketler

, , , , ,


Doğum tarihi: 1 Nisan 1937 Doğum yeri: Adana, Türkiye
Anne adı: Ayşe Baba adı: Mehmet
Mesleği: Arabacı (Faytoncu) Boyu: 1.72m. Ağırlığı: 68 kg.

“AMORTİ DE YOK MU?”

“ESKİDEN GİDERDİK, ÇIPLAK DÖNERDİK.
AMA ŞİMDİ ZENGİN DÖNECEĞİZ AVRAT!”

“DEFİNEYİ BEKLİYORUM HOCA EFENDİ;
CİNLER PERİLER KAÇIRMASIN!”

“EVE 40 LİRA BIRAKMIŞTIM ÇIKARKEN.
ÇOLUK ÇOCUK AÇTIR ŞİMDİ, AÇ!”

Yılmaz Güney’in hem yönetmen hem de aktör olarak en iyi filmi “Umut”. 1970 yapımı bu insanlık trajedisinin başkarakteri Cabbar ise, ‘çarpık düzen’in köşeye sıkıştırdığı bir kaybeden. Kalabalık ailesinin karnını doyurabilmek için çıktığı hayat yolculuğunda hep itilip kakılıyor. ‘Umut’sa onu olmadık bir serüvene sürüklüyor; ‘son çare’ diye tutunduğu ‘define’ işi, dibe doğru giden yolculuğunu hiçleşmeye kadar götürüyor.

ÇIPLAKLIK, yoksulluk, yoksunluk ve de ‘cehalet’ dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri Cabbar, belki de birincisi. 30’lu yaşlarının ortasında. 16 yıldır aynı yastığa baş koyduğu karısı Fatma, beş çocuğu ve yaşlı annesiyle yaşıyor derme çatma yuvasında, Adana’nın kenar mahallelerinden birinde. Yıllarca ‘beyler’in yanında çalıştıktan sonra, borç harç aldığı bir fayton ve iki atla arabacılık yapıyor. Karın tokluğuna bir hayat sürmek bezdirmiş onu belli ki, bir şekilde ‘yırtma’nın planlarını yapıyor. Bunu da aldığı piyango biletlerine bağlamış durumda. “Bir umut” diyerek bekliyor çıkacak ikramiyeyi, ama ‘amorti’ bile yok onun bahtında.
İşte böylesi bir ‘umutsuzluk’un girdabında yaşıyor Cabbar, giderek dibe doğru sürüklenişinin önüne geçecek çıkışı arayarak. Bu durum, onun öfkesini de tetikliyor. Hem çevresine hem ailesine hem de kendisine karşı ‘dayanılmaz’ bir öfkeyle dolu. Aslında sevecen bir adam, ama içine düştüğü girdapla birlikte hırçınlaşıyor, yıkıcı bir görünüme kavuşuyor. Köşeye sıkışmışlık haliyle boğuşmaktan usanmış durumda. Yapacak hiçbir şey olmadığını, hayatın bu şekilde geçip gideceğini bilmek, daha da bitiriyor onu.
Cabbar’ın düşüşündeki en belirleyici unsursa, zengin bir adamın arabasıyla atlarından birine çarpıp öldürmesi oluyor. Haklı olduğu halde karakolda aşağılanıyor, yaka paça dışarı atılıyor. Hep ‘ezilen’ olduğu için hakkını aramayı da bilmiyor Cabbar, başını öne eğip kaderine razı oluyor. ‘Ezilen sınıf’ın tipik temsilcilerinden biri o; karın tokluğuna yaşama alışkanlığıyla törpülenmiş kimi refleksleri. Öfkeleniyor ama bu öfkesini gene sınıfına yansıtıyor, ‘kaymak tabakası’nın karşısında yapacağı bir şey olmadığını biliyor.
Doğru, dürüst bir adam Cabbar. Başkasının malında gözü yok, ailesinin geçimini sağlamaktan başka bir şey düşünecek vakti de. Ancak, ekmek teknesini kaybettikten sonra düştüğü umutsuzluk, öncekini fersah fersah aşıyor ve kapılar üzerine kapandıkça sınıra dayanmaya başlıyor. Hamal arkadaşı Hasan’la başarısız bir soygun girişiminde bulunuyor, ki bunun hemen öncesinde parasını çalmaya çalışan bir hırsıza karşı bütün öfkesini kustuğu halde. İşin özü, ne yaptığını bilmiyor Cabbar; karşısında durduğu şeylere karşı savunmasız kalıyor, yanaşmaya başlıyor ‘karanlık taraf’a.
Okuma yazması olmayan Cabbar’ın ‘cehalet’le imtihanıysa çok daha acı sonuçlar veriyor. Kızını okutmaya çalışarak cahilliğini aşmayı düşünüyor, ama kızın da pek başarılı olduğu söylenemez bu çabasında. Öte yandan, körü körüne inanmanın tahribatı da büyük oluyor Cabbar’ın bünyesinde. Arkadaşı Hasan’ın dolduruşuyla define arayışına çıktığında ipler kopuyor onun için. Okuyup üfleyerek defineyi bulacağını söyleyen Hüseyin Hoca’nın peşine takılıyor, ‘umut’u kovalamayı sürdürüyor bir kez daha. Köşeyi döndüğünde, hem kendisinin hem de ailesinin refaha ulaşacağını düşünüyor, bunun için saldırıyor umuda. Her şeyini satıp girdiği bu serüven, kendisine adım atacak yer bırakmayan hayata karşı son bir hamle belki de. Cehaletle kol kola yürüdüğü bu yolda kaybedeceği hiçbir şey yokmuş gibi görünüyor. Aslında akıl sağlığı başta olmak üzere yığınla kaybı olacağının farkında değil Cabbar.
Cabbar’ın kafasının içine girmek, bir yandan alabildiğine kolay gibi görünüyor, öte yandan da fazlasıyla zor. Bu ikilem, onun hayatındaki gelgitlerin bir sonucu tabii. Yoksul da olsa ‘mutlu’ yaşayabilir bir havası var; ailesinin karnını doyurabilmek dışında herhangi bir isteği yok. Ama etrafını çevrelemiş ‘akbabalar’, Cabbar’ın zaten ip üstünde giden hayatındaki tökezlemeyi bekler pozisyondalar ve bu fırsatı da buluyorlar. ‘Kıt kanaat’ geçinmek ona yetecekken, bu ‘lüks’ün de elinden alınmasıyla fiziksel ve ruhsal parçalanmanın eşiğine gelen karakter, ‘vahşi kapitalizm’in tuzakları arasında hiçleşmeye başlıyor kaçınılmaz biçimde. Attığı her adım, onu biraz daha dibe doğru çekiyor. Sekiz nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak gibi zor bir işin altından kalkmak için ‘olağanüstü’ bir şey olması gerekiyor. O şey de ‘define’ olarak kapısını çalıyor Cabbar’ın.
Dogmaların hakimiyetindeki bir milletin sıradan bir bireyi olarak, Cabbar’ın da başka türlü davranması beklenemez tabii. Arkadaşının ısrarlarıyla elini öpüp yardım dilendiği Hüseyin Hoca’nın eşeğine bindiğindeyse ‘geri dönüşsüz nokta’yı çoktan aşmış oluyor. Arkasında onu mengeneye almış bir toplum düzeni varken, kendisini ‘umut’a yönelten tek şeye odaklanıyor ve önüne bakıyor Cabbar. Ama baktığı yönde de bir tuzak var ve bunu fark ettiğinde iş işten geçmiş oluyor. Geride bıraktığı ailesinin ‘açlık’ıysa ekstra bir baskı yaratıyor onun üzerinde; karısına verdiği 40 liranın çoluk çocuğu uzun süre besleyemeyeceğinin farkında. Bu baskı, her bir noktadan üzerine çullanan ‘duvar’la öpüştürüyor Cabbar’ı. Yitip gitmekten başka seçenek bırakmıyor ona bu (dört) duvar. Giderek deliliğe teslim ediyor kendini; akıl sağlığını korumaya çalışmanın onu daha da çürüteceğini biliyor zira. Refaha ulaşmak için bir ‘araç’ken define, artık bir ‘düşman’a dönüşüyor onun gözünde. Hüseyin Hoca’nın telkinleri de ters tepiyor haliyle, hiçbir kaybı olmayan arkadaşı Hasan’ın yalvarışları da. Evet, tek kaybeden o oluyor bu resimde, o ve onu dört gözle bekleyen ‘aç’ ailesi…
Cabbar, bir karakter olarak insanoğlunun zavallılığının izdüşümü adeta. Bu zavallı olma durumuysa çaresizliği getiriyor peşi sıra, çaresizlik de dibe çekilişi. Tırmanıp çıkabileceği hiçbir ‘çıkıntı’ bulamayan Cabbar’a kaybolmaktan başka yol bırakmıyor ‘düzen’. Kolayca silinebilecek ve arkasında iz bırakmayacak olmasıysa bir kez daha ‘zavallı insan’ı işaret ediyor. ‘Bir lokma ekmek’ için çıktığı hayat yolculuğuna ‘çıplak’ devam etmek zorunda kalıyor. Çıplak ve yoksul, yoksun ve cahil, ki bunlara deliliği de ekliyor çaresiz insanoğlu!

ÖNCÜLÜ VE ARDILI…
Cabbar’ın öncülü konusunda fazla düşünmeye gerek yok. Vittorio De Sica başyapıtı “Ladri di Biciclette / Bisiklet Hırsızları”nda Lamberto Maggiorani tarafından canlandırılan Antonio Ricci, Yılmaz Güney’in Cabbar’ının İtalyan izdüşümü gibi. Filmin İtalyan Yeni Gerçekçilik’ine yakın duran tonu da bu durumu destekliyor.
İki film arasında uzun yıllar olmasa da, Ali Özgentürk’ün “At”ında Genco Erkal’ın bedeninde hayat bulan baba Hüseyin’in Cabbar’la aynı damardan beslendiğini söylemek mümkün. ‘Umut’sa her iki karakterin de hayatını altüst eden temel unsur olarak kendini gösteriyor.

FİLMİ…
UMUT (1970)
Yönetmen: Yılmaz Güney
Karakterler: Cabbar (Yılmaz Güney), Hasan (Tuncel Kurtiz),
Fatma (Gülsen Alnıaçık), Hüseyin Hoca (Osman Alyanak).

Sinema dergisinin
Nisan 2013 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Umut
Yılmaz Güney (Umut)

Reklamlar