Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,


Not: 9/10
1948 ABD, 86 dk.
Yönetmen: Max Ophüls
Oyuncular: Joan Fontaine, Louis Jourdan, Mady Christians, Marcel Journet, Art Smith, Carol Yorke, Howard Freeman, John Good

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Bir Kadın Bir Erkek / Un Homme et une Femme (1966)
Yönetmen: Claude Lelouch

İNGİLİZLERİN ‘hafif’ buldukları için pek önemsemedikleri Stefan Zweig, 20. yüzyılın başlarında verdiği ürünlerle edebiyat dünyasının ‘kilit’ karakterleri arasına girmeyi başarmış bir yazar, bunu tartışmaya gerek yok. İngilizlerin (hepsi değil tabii) fikirlerinin bu noktada önem arz etmediğini de belirtelim. Avusturya’nın kalbi Viyana’dan çıkan yazarın, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında her açıdan bir ‘geçiş dönemi’ yaşayan Avrupa’nın ete kemiğe (ve ruha) bürünmüş hali olduğunu da söyleyebiliriz. Hümanist yaklaşımıyla insanın özüne inen ve oradan mükemmel ruhbilimsel tespitler çıkaran Zweig, karakterlerinin içine bakabilmeyi kolaylaştıran stiliyle de durduğu yeri hak eden bir yazınsal serüvenin sahibi.
Zweig’ın 1922 tarihli uzun hikâyesi ‘Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’ (Brief Einer Unbekannten) ise, ‘aşk’ kavramının tanımının yeniden yapılmasına vesile olmuş bir eser. Bu hikâye, ‘karşılıksız aşk’ın yakıp yıkıcılığını önümüze koyarken, bir yandan da okuru içine çekip eriten bir atmosfer sunar. Yalnızca 55 sayfalık bir hacimle ‘ölümsüz bir aşk hikâyesi’ formuna tutunan Zweig, örneğin Tolstoy’un devasa romanı ‘Anna Karenina’ kadar yoğunlaştırıp derinleştirebilir metnini, ki asıl zorluk da buradadır sanki. Hikâyenin ‘sıkıştırılmış’ dünyasını, olsa olsa Thomas Mann’ın ‘Venedik’te Ölüm’üyle karşılaştırabiliriz; oradaki mükemmelliğe yaklaşır Zweig burada ve okuru 55 sayfaya hapsetmeyi başarır.
Hikâye, adından da anlaşılacağı gibi bir ‘mektup’la bize yansır. Viyanalı yazar R.’ye gelen uzunca bir mektubu okumaya başlarız, karakterle birlikte. Mektup, ‘bilinmeyen’ bir kadından gelmektedir, ki o kadındır asıl kahramanımız. Oturdukları binaya kadının çocukluğunda taşınan yazara ilk gördüğü andan itibaren âşık olmuştur karakter. Bu noktadan başlayarak ‘karşılıksız aşk’ın serüvenini anlatmaya başlar. “Beni asla tanımamış olan ve hep sevdiğim sen” diye hitap eder yazara bilinmeyen kadın. Çocukluğundan sonra iki kez daha karşılaşan, birlikte olan, ama sonrasında uzaklaşan çiftin ‘aşk ağırlığı’nı hep kadın çekmiştir. Yazar, her gördüğünde yeniden ‘tanımaktadır’ onu. ‘Herhangi’ bir kadındır onun için, ötesine kafa yormaz pek. “Çocuğum dün öldü” diye başladığı mektuptaki çocuk da yazarın çocuğudur, ki bu da ‘taze bilgi’dir R. için. Yıllarca ‘tek taraflı’ bir aşkın tutsağı olan kadın, ölümünden hemen önce yazar bu mektubu ve yılların ruhuna yapıştırdığı yükü yazara devreder…
Stefan Zweig, ‘Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’yla insana olan sevgi ve saygısını ‘yeni dönem’in acımasızlığıyla buluşturup okuru apaçık bir ikileme düşürür. Yalnızca bir mektup aracılığıyla kurduğu melodramatik yapı, kadının aşkını ‘teslimiyet’ duygusuyla örtüştürür, ki bu da hikâyenin tahrip ediciliğini katlama işlevi üstlenir. Aşk, kadın için bir ‘kurtuluş’ değildir hiçbir zaman, onu daha da dibe çeken bir ‘yük’tür. Sadece kendi tarafından bakabildiği, ‘tanınmayan’ olarak kaldığı bu aşkla hayatını sürdürmesi de mümkün değildir. Erkeğin ‘suçlu’ olduğunu söyleyebilir miyiz peki bu serüvende? Bu da doğru bir yaklaşım olmaz sanki; ‘tanımamış’ olmak dışında bir suçu yoktur yazarın. Evet, belli ‘erkeksi’ defolara sahiptir ve ‘kadın avcısı’ özellikleri sergilemektedir, ama ‘bilinmeyen kadın’a hiçbir zaman ‘aşkla’ yaklaşmamıştır. Yine de varlığıyla kadını tahakküm altına aldığı bir gerçektir.
Bu hikâyeyi okurken kadının yanında durmaksa kaçınılmazdır bizim için. Zweig, ortaya koyduğu ‘resim’de ona yakınlaşmamızı sağlayan bir yapıya hizmet eder. Belki de yanında durduğumuz kadın değil, sadece aşktır. Bu aşkın karşılığını bulmaması, hatta ‘silinmesi’dir bizi kendine çeken. Böyle bakıldığında bir tür ‘ağlama duvarı’ gibidir ‘Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’. Salgıladığı zehir etkisini gösterdiğinde yapacak bir şey yoktur, bir ömre yetecek kadar aşkı ruhumuza enjekte etmiştir artık…
Bu hikâyenin Stefan Zweig’ın ölümünden kısa bir süre sonra projelendirilen ve Max Ophüls tarafından yönetilen aynı adlı beyazperde uyarlaması da en az edebî metin kadar ünlüdür ve izleyeni çarpan özelliklere sahiptir. 1948 yapımı film, Joan Fontaine ve Louis Jourdan’ı ana karakterler olarak karşımıza getirir. Ve tabii ki, Fontaine’in canlandırdığı ‘bilinmeyen kadın’dır hikâyenin merkezi. Ancak burada, Zweig’ın metninden farklı olarak karakterlerin isimleri vardır: Lisa Berndle ve Stefan Brand. Erkek de yazar değil, piyanisttir filmde.
Hikâye kurgusunda da kimi değişiklikler göze çarpar bu uyarlamada. Kadını evlendirir film, ki Zweig’ın hikâyesinde kendisine yapılan teklifleri reddeder karakter. Böylece, bir tür ‘Anna Karenina’ motifi öne çıkar filmde; ‘iki erkek arasında kalan kadın’ vurgusu kendini gösterir. Öte yandan, Hollywood koşullarında bu tür değişikliklerin son derece normal olduğunu da belirtmemiz gerek. Bunların Zweig’dan yansıyan derinliği fazlaca zedelememesi ise işe olumlu tarafından bakmamızı sağlar. ‘Kazablanka’yla (Casablanca) Oscar kazanan senarist Howard Koch’un bu durumda payı büyüktür kuşkusuz.
Max Ophüls’ün ‘Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’, izleyeni melodramın karanlığına çekip orada hiçleştiren bir filmdir. Joan Fontaine’in kadının bütün çağlarını canlandırırken sergilediği kusursuzluk, bu çalışmanın atardamarı olmasının ötesinde, ‘varlık sebebi’dir bize sorarsanız. Aktrisin, karşılıksız aşkın verdiği ağırlığı yüzünün hatlarına hapsettiği performansı, ‘bilinmeyen kadın’la birlikte çıktığımız yolculuğu çok daha anlamlı kılar. Louis Jourdan da ‘tanımayan erkek’ karakterinde tamamlayıcı bir kompozisyon çalışması sergiler, Fontaine’in mükemmelliğini destekler film boyunca.
Zweig’ın hikâyesiyle Ophüls’ün filmi, tamamen örtüşen yapılarda olmamalarına karşın, her ikisinin de birer ‘başyapıt’ olduğu tartışılmaz. Her iki eser de insan ruhuna bakabilmenin üstesinden gelirken, bir yandan da melodramın okuru/izleyiciyi kapıp kavrayan atmosferini kusursuzca yansıtırlar. Ama yeniden ve ısrarla vurgulamak gerekir; bu hikâyenin taşıyıcısı ‘tanınmamak’tır ve bu durumla yüzleşmek zorunda kalan ‘bilinmeyen kadın’. Onun ruhunu teslim almış aşkla savrulmak da kaçınılmazdır bizim için…

Radikal gazetesinin Kitap ekinin
4 Nisan 2013 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

letterfromanunknownwoman
Joan Fontaine, Louis Jourdan

Reklamlar