Etiketler

, , , , , , , , , , ,


Not: 6/10
2012 Fransa, 105 dk.
Yönetmen: François Ozon
Oyuncular: Fabrice Luchini, Ernst Umhauer, Kristin Scott Thomas, Emmanuelle Seigner, Denis Ménochet, Bastien Ughetto

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Âşıklar / The Swimmer (1968)
Yönetmen: Frank Perry

ÖNCELİKLE, François Ozon’u üretkenliği nedeniyle kutlamak gerek diye düşünüyoruz. Uzun metraja geçiş yaptığı 1997’den bu yana 15 filme imza atan sinemacı, bu alanda Woody Allen’la yarışabilecek bir noktaya gelmiş gibi görünüyor. Biz, İstanbul Film Festivali’nden sarkan çalışması “Evde”yi (Dans la Maison) izlerken, yönetmenin son hamlesi “Genç ve Güzel” (Jeune et Jolie) de Cannes Film Festivali’nde yarışıyor olacak. Hızına yetişmek zor anlayacağınız!
Her neyse… Meselemiz bu değil tabii, ama Ozon’un bu özelliğini de vurgulamadan geçmeyelim istedik… Yazımızın öznesiyse, yönetmenin bu ay sonunda sinemalara konuk olacak çalışması “Evde”. Ozon, önceki filmlerinde oturttuğu hikaye anlatma geleneğinin etkili bir uzantısına daha kucak açmamızı sağlıyor burada. Edebiyatı da hikayesine malzeme yapan sinemacı, ‘başkalarının hayatı’nı yaşamak (yaşamayı istemek) meselesine özlü bir bakış atıyor sonuç olarak.
16 yaşında bir lise öğrencisinin, edebiyat öğretmenini de kullanarak uygulamaya sıvandığı ‘plan’ın işleyişine tanık oluyoruz “Evde”de. Okul arkadaşının ailesinin içine sızarak onları kendi ailesine dönüştürmeye çalışan gencin çabasının bireysel ve sınıfsal köklerine iniyoruz hikayede. Bir ‘gerilim’ formülü içermesine rağmen, çoğunlukla bu yaklaşımı hissettirmekle yetinen hikayedeki edebiyat öğretmeninin rolü ise başka bir boyuta taşıyor filmi. ‘İstilacı’nın eylemlerini, kendisine okuttuğu kompozisyon çalışmaları aracılığıyla takip eden öğretmen, önceleri gencin edebî yeteneğinden etkileniyor, ama sonrasında ‘röntgenci’ pozisyonunda buluyor kendini ve merak duygusunun da tetiklemesiyle kaptırıp gidiyor. Bu noktada, karısıyla olan ‘sağlıklı’ ilişkisinde de sapmalar meydana geliyor ve giderek bir ‘kurban’a dönüşüyor. Öğreten de ziyade ‘öğretilen’ oluyor deneyimli eğitimci…
“Evde”yi izlerken ya da izledikten sonra aklımızın bir köşesine başka filmler takılıyor ister istemez. Tabii ki adını ilk andığımız film “Arka Pencere” (Rear Window) oluyor, Alfred Hitchcock’un başkalarının hayatını röntgenlediği başyapıtı. Ozon’un filminin finalinde “Arka Pencere”ye doğrudan bir göndermenin varlığından söz etmek de mümkün. İki film, ruhsal örtüşmelerini finalde ete kemiğe büründürüyorlar.
Aklımıza gelen bir başka filmse, Kim Ki-Duk’un 2004 yapımı “Boş Ev”i (Bin-Jip) oluyor, ki anlatım olarak değilse de tema bütünlüğü anlamında en çok “Evde”ye yaklaşan da bu film bize göre. François Ozon, Kim Ki-Duk’un farklı bir açıdan yaklaştığı meseleyi daha konuşkan bir atmosfere taşıyor. Öğrenci ve öğretmeni, “Boş Ev”deki iki âşığın yerine koymak ve ‘başkalarının hayatı’ meselesinin özüne inmek mümkün burada.
Örneklerle lafı uzatıp kafaları karıştırmayalım ve son bir hatırlayışla bu destek hamlelerini bitirelim isterseniz. Frank Perry’nin 1968 yapımı Burt Lancaster’lı harikası “Âşıklar”da (The Swimmer) da “Evde”nin altyapısını destekleyen bir atmosferden söz etmek mümkün. Evine gitmek için farklı bir yolu tercih eden ve başkalarının havuzlarını takip edip bir ‘nehir’ oluşturarak ‘evine yüzen’ adamın dramı, Ozon’un filminde yaratılan ‘hassas denge’nin ipuçlarını taşıyor diyebiliriz.
Bu örnekler, tabii ki “Evde”nin özgünlüğüne darbe indirmiyor. Ortak bir meselenin farklı açılarında kulaç atan filmler bunlar. Ozon da ağabeylerinin izinden gidip, bulunduğu yeri reddedip başka dünyaların tadına bakmaya çalışan bir karakter yaratarak meseleye bir yerinden dalıyor. Temelde sosyolojik bir arka plana sahip olan bu yapı, kişilerden ve mekanlardan bağımsız bir şekilde ele alınıp değerlendirilebilir, ki bu filmler de böylesi bir yönteme başvuruyorlar. Ozon’un filmi, ‘karşıda duran’ın hep aynı yerde konuşlanmasından rahatsızlık duyan bir öğrencinin, bir yandan ‘olamadığı’nın yerine geçme isteğini körüklerken, diğer yandan da içine dahil olmaya çalıştığı aileyi ‘düzeltme’ amacına hizmet ediyor. Burada bir paradoks varmış gibi görünse de, taban tabana zıt reflekslerin aynılaştığına tanık oluyoruz aslında. İki unsur, aynı potada eriyip bir bedene sıkışıyor ve ‘içeriye girip düzeltme’ olarak dışavuruluyor.
İspanyol yazar Juan Mayorga’nın “El Chico de la Última Fila” adlı oyunundan uyarlanan “Evde”nin çağdaş insanın ‘tatminsizliği’ne de vurgu yaptığını söylemek mümkün. Ne olduğu gibi görünen ne de göründüğü gibi olan bireylerin hakimiyetinde süregiden bir dönemin anatomisini de çıkarıyor film. Bir noktadan sonra ipin ucunu kaçırıp ‘kim’ olduğunu da unutan (ya da unutmayı seçen) bir insan psikolojisinin derinliklerine dalıyor. ‘Açlık’la terbiye olmak yerine açlıkla saldıran ve bunu ‘iyi niyet’le kamufle eden insanın yan etkilerle dolu dünyasına batırıyor çuvaldızı. Ortaya koyduğu öğrenci ve öğretmen karakterlerini de ‘iyicil’ özellikleriyle öne çıkarmasına rağmen, onların birer ‘bozucu’ oldukları tartışılmaz bir gerçek. Bunu ‘tabu deviren’ anlamında söylemiyoruz tabii. Aile kurumunun ‘tehditkar’ yapısına karşı saldırıda bulunmak gibi ‘makûl’ sayılabilecek bir motivasyonla hareket eder gibi görünmelerine karşın, asıl meselenin ‘kendileri’ olduğu ve deformasyonu içten başlattıkları, yaşadıkları söylenebilir. Ozon, her zaman olduğu gibi ‘genelleme’den kaçınarak gösteriyor bize bunları; karakterlerini soktuğu durumu ‘özel’ bir balonla kapatıyor ve onun içine hapsediyor bütün devinimi.
Bir de işin edebiyat boyutu var tabii… (Gustave) Flaubert Lisesi’ni mekan edinen hikaye, bir edebiyat öğretmenini onun silahlarıyla vuran öğrencisinin hamlelerini akıllı bir rotayla gözler önüne seriyor. ‘Etki’yi sınırlara dayamak için sağlam bir araç haline gelen edebiyat, genel toplamı da derinden etkiliyor kuşkusuz. Ozon’un önceki filmlerinde de kendini hissettiren edebî tat, “Evde”nin odağına oturuyor ve resmin şekillenmesinde büyük rol oynuyor. Öğrencinin içine dahil olmaya çalıştığı ailenin annesinin Madam Bovary ipuçları taşıması da bu görünümü destekleyici bir unsur olarak kendini öne atıyor. ‘Mutsuzluk’u manipüle etmek de kolaylaşıyor bu noktada; ‘hüzün’den beslenip hedefe yürümenin hesaplarını yapabiliyor başkarakter.
Sonuç olarak, François Ozon’un “Evde”sine dair düzenli bir şekilde olumluya evrilen görüşlere sahip olduğumuz aşikâr. Senarist-yönetmen, 21. yüzyılın en iyi hikaye anlatıcılarından biri olduğunu kanıtlıyor yeniden. Defolarının arasında gezindiği insanlığın resmini yapmayı sürdürüyor; boyuttan boyuta atlayarak yeni ufuklara doğru yelken açıyor. Gittiği patikada kazaya kurban olur mu bilemeyiz, ama şimdilik engebelere takılmadan yoluna devam ettiğini söyleyebiliriz. “Evde” de bu yolda kendisine atfedilen sıfatların hakkını veren bir çalışma olarak akıllarda yer etmeyi başarıyor. Düşündürüyor en azından, derin derin…

Milliyet Sanat dergisinin
Mayıs 2013 tarihli sayısında ve
Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
31 Ocak 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Emmanuelle Seigner, Ernst Umhauer