Etiketler

, , , , , , , , , , ,

Not: 9/10
2013 ABD, 126 dk.
Yönetmen: Spike Jonze
Oyuncular: Joaquin Phoenix, Scarlett Johansson, Amy Adams, Rooney Mara, Olivia Wilde, Chris Pratt, Matt Letscher, Laura Kai Chen, Portia Doubleday, Brian Cox, Kristen Wiig

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
2001: Uzay Yolu Macerası / 2001: A Space Odyssey (1968)
Yönetmen: Stanley Kubrick

SPIKE Jonze ‘kafası’nın önüne geçmek mümkün değil gerçekten de! Konvansiyonele yaklaşmayı bir an olsun düşünmeyen bu kafa, ‘serbest vezin’ bir dünyanın bayraktarlığını üstlenmiş durumda. Onun sineması, hikaye anlatmayı ‘sadece hikaye anlatmak’ olarak tanımlamıyor. Jonze, bir hikaye anlatırken onun ‘uzlaşmacı’ tavır sergilemesinin önüne geçiyor ve her defasında ‘inanılmaza inandırmayı’ başarıyor bir şekilde. Formülleri o denli etkili ki, ikna olmak için aşırı bir çaba harcamanız da gerekmiyor, her şey kendiliğinden olup bitiyor.
Önceki üç filminde olduğu gibi, “Aşk”ta (Her) da yaratıcı zekasını limitlerine kadar zorluyor Spike Jonze. Bir insanla bir ‘işletim sistemi’ arasındaki aşkı anlatmaya sıvanıyor. Anlayacağınız, bilgisayardaki sesle ‘efsane aşk’ı yaşama şansı yakalayan bir adamın hikayesine ortak ediyor bizleri. Evet, hikaye bu, ötesi de yok. Bu aşkın bütün sokaklarına girip çıkıyoruz hikaye boyunca, oradan oraya savrulurken giderek ikna oluyor ve ‘imkansız’ın tanımını unutmayı seçiyoruz.
Spike Jonze’un “Aşk”ta başardığını pek az ‘yaratıcı sinemacı’ başarabilir dersek abartmış olmayız. Zira, kaleme aldığı senaryonun boşluk barındırmayan yapısıyla eşi benzeri olmayan bir rota çizebiliyor kendine yönetmen burada. Stanley Kubrick başyapıtı “2001: Uzay Yolu Macerası”ndaki (2001: A Space Odyssey) Dave Bowman ile ‘HAL’ arasındaki ilişkinin bir benzerini beyazperdeye taşırken, durumu bilimkurgusal temelden soyutlayarak çok daha ‘ayakları yere basar’ bir kıvama ulaştırıyor. Asıl zor olanı da bu aslında. ‘Olağanüstü’ gibi duran ‘gerçekçi’ bir yol haritasına sahip Jonze’un filmi. Tipik insan reflekslerini Samantha adlı işletim sistemine yükleyen sinemacı, karşısındaki Theodore’u da bizler gibi ikna edecek bir yöne akıtmayı başarıyor hikayesini. ‘Unutturuyor’ bize olağan dışılığı ve ‘normalleştiriyor’ tüm olup bitenleri.
Filmin iletişimsizlikle kurduğu bağ da genel resmin içinde eriyip giden bir başka unsur. Aslına bakarsanız, bunu bir tür ‘her şeyin başlangıcı’ gibi ortaya koyuyor Jonze. Geleceğin dünyasındaki ‘kolaylaştırıcı’ her türlü enstrüman, aynı zamanda da ‘uzaklaştırıcı’ işlevler de üstleniyor. Başkarakterin ‘başkalarının hayatı’na onların mektuplarını yazarak müdahil olması da bu ‘soyutlayıcı’ efektin bir yansıması. Theodore’un işi bu, başkalarının mektuplarını yazıyor, çok da güzel yazıyor. Hem duygusal hem de ruhsal olarak iyice zayıflayan insanın ‘erdem’ diye nitelenebilecek özelliklerini açığa çıkaran bu mektuplar, bir yandan müthiş bir yaratıcılık ve hassasiyet barındırıyor, öte yandan da manipülasyon kokusu salıyor etrafa. Teknolojinin nimetlerinden sonuna kadar yararlanan insanlık, giderek ‘ona özel’ reflekslerden arınarak yalnızlaşıyor bu modelde. İletişimin ‘teknolojik oyuncaklar’la sağlandığı, insanların birbirlerine dokunma ve hissetme isteklerinin azaldığı bir dünya bu. Theodore da bu dünyadaki ‘görev’ini layıkıyla yerine getiriyor ve kendini yalnızlaştırırken diğerlerini ‘mutlu’ kılıyor. Bir tür ‘yalan’ içinde dönüp duruyor aslında ve boşanma evraklarını bekleyen çok sevdiği karısının ‘güzel’ anılarıyla avunuyor, özlüyor.
Yeni çıkan işletim sistemiyle tanıştığındaysa iletişimsizliği sona eriyor birdenbire. Bunun da bir ‘yanılsama’ olduğunu hissediyoruz, ama öylesine gerçek ve samimi görünüyor ki bu ilişki, kaptırıp gidiyoruz Theodore’la Samantha’nın aşkına. ‘Gerçek’ bir ihtiyacın ‘yapay’ bir yolla karşılanmaya çalışıldığı bu resimde bir şeylerin ‘yanlış’ olduğunu biliyoruz, ama ‘mutlu çift’in dünyasının altüst olmasını da istemiyoruz bir yandan. Spike Jonze, bu ilişkiye öylesine insana özgü dokunuşlarda bulunuyor ki, yanlışlığın üzerinde durmayı gereksizleştiriyor bizim için.
“Aşk”, bir tarafın ‘bedensiz’ olduğu ‘akla zarar’ bir aşkı yamacımıza getirirken, bu kavramın ‘delilik’le iç içeliğini de mükemmelen vurguluyor. Çoğu zaman (neredeyse her zaman) ‘mantığın taca çıktığı’ bu kavramın etrafında gezinirken sergilediği yaklaşım, aşkın ‘tanımlar üstü’ kimliğini de öne çıkarıyor, ‘ikircikli’ doğasının tarif edilemezliğini de. Theodore’la Samantha’nın sevda yolculuğunu da ‘normal’ aşklar gibi ele alıyor film ve buradan elde ettiği malzemeyle kavramın ‘akıl dışı’ nüvesine saygılarını sunuyor. Tıpkı insan-insan aşklarında olduğu gibi gelgitli bir rotayı izlerken, bunun içindeki her türlü duygusal refleksi de bize yansıtmaktan kaçınmıyor. Örneğin, kıskançlığın yoğun biçimde yaşandığını söylemek mümkün bu ilişkide.
Samantha’nın bu ilişki süresince ‘insanlaşmak’ istemesi doğal belki, bir bedene kavuşmayı dilemesi. Böylece sevdiğine sarılabilecek, ona karşı hissettiklerini ete kemiğe büründürebilecek. Ancak, Theodore’un kendisini bu aşka kaptırıp gerçeklik algısını yitirme noktasına gelmesi, pek de karşılığı olmayan bir motivasyon sanki, ki böyle olduğunu filmin ilerleyen dakikalarında görüyoruz. ‘İnsanlaşan makine’nin karşısına ‘makineleşen insan’ı koyduğunuzda işler altüst oluyor. Zaten ‘makineleşme’ aşamasını çoktan geçmiş olan insan, bu noktada makineden ‘insanlık dersi’ almaya başlıyor ve duygularını revize etme fırsatına kavuşuyor. Öte yandan, Samantha’nın bütün insanlığa hizmet etmek üzere programlanmış bir işletim sistemi olmasının sonuçları da gelip dayanıyor kapıya; onların aşkına inandığımız kadar ayrılışlarına da inanmak zorunda kalıyoruz. Ve kapı kapanıyor, “Biz ayrı dünyaların yaratıklarıyız” dercesine…

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
14 Şubat 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Her
Joaquin Phoenix