Etiketler

, , , ,

Not: 8/10
2014 İngiltere, 97 dk.
Yönetmenler: Iain Forsyth, Jane Pollard
Oyuncular: Nick Cave, Susie Cave, Warren Ellis, Darian Leader, Ray Winstone, Blixa Bargeld, Kylie Minogue, Arthur Cave, Earl Cave

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Gürültü Ustaları / It Might Get Loud (2008)

Yönetmen: Davis Guggenheim

BAZI ‘büyük’ müzisyenler vardır, birlikte büyüdüğünüz; müzikleriyle olduğu kadar hayata bakışlarıyla da sizi etkileyen, yeryüzünde kapladığınız alanı daha da ‘anlamlı’ kılan. İşin doğası gereği onlar sizden birkaç yaş büyüktür ama aynı kuşağın meseleleriyle kafayı bozmuşsunuzdur, farklı coğrafyalarda yaşasanız da. Benim için bu tanıma uygun birkaç ‘müzisyen ağabey’ var: Morrissey (The Smiths), Robert Smith (The Cure), David Byrne (Talking Heads), Ian Brown (The Stone Roses) gibi…
Her biri Britanya’dan çıkan bu isimlerin yanına eklemeyi boynumun borcu olarak gördüğüm bir başka isimse, iki kez kanlı canlı izleme şansına kavuştuğum (ilkinin finalindeki “Saint Huck” performansını ağzım açık izlediğim) Avustralya çıkışlı Nick Cave kuşkusuz. Önceleri The Birthday Party ile punk/post-punk döneminin ‘canhıraş’ ezgilerine imzasını koyan, daha sonralarıysa ‘ozanlık’ meziyetlerini öne çıkaracak Nick Cave & The Bad Seeds’le ‘başka bir boyut’a tırmanan müzisyen, 22 Eylül’de 57. doğum gününü kutlayacak ve biz de dolu dolu “İyi ki doğdun Nick!” diye haykıracağız.
“Do You Love Me Like I Love You” serisiyle Nick Cave alemine fazlasıyla yakınlaşan Iain Forsyth ve Jane Pollard’ın imzalarını taşıyan “Dünyada 20.000 Gün” (20,000 Days On Earth), Nick Cave’in müzikal kariyerini deşifre etme niyetinde bir belgesel değil. Filmin adından anlaşıldığı gibi bir şey de değil, yani Cave’in bu dünyadaki 20.000 gününün nasıl geçtiğini anlatmıyor bize. Derdi, bu 20.000 gün sonunda Nick Cave’in kafasında birikenleri yansıtmak, yaşadığı onca yılın ardından bu ‘büyük insan’ın geldiği noktayı tanımlamak, tabii ki Nick Cave cümleleriyle.
Filmin en çarpıcı cümlesiyse, psikiyatr Darian Leader’ın sorusu üzerine Nick Cave’in verdiği cevap kuşkusuz: “En büyük korkum, belleğimi yitirmek.” Ve film de bu cümlenin içini dolduracak malzemelerle oluşuyor, Cave’in belleğine sahip çıkmak için harcadığı çabayla. Aynı zamanda müthiş bir hikaye anlatıcısı olan müzisyen, çalışma odasına kapandığında durmaksızın yazıyor, ‘dış dünya’yla temas kurduğu anlarda belleğine akanları kağıda döküyor. Bir yandan tarihe not düşerken, öte yandan da belleğine sahip çıkıyor, onun yok olup gitmesinin önüne geçiyor, ‘en büyük korkusu’na karşı sağlam bir defans hattı oluşturuyor.
Evinden çıkıp arabasına bindiğindeyse Nick Cave’in dünyasının dışa açık yüzüyle tanışıyoruz. Darian Leader’la seansında çocukluğunun ve gençliğinin ‘kırılma noktaları’ deşifre oluyor. Örneğin, babasının ona ‘mükemmellik’ vurgusu yaparak “Lolita”nın girişini okuduğunda bunun onu ne kadar etkilediğini öğreniyoruz. Arabadaysa ‘bellek’ meselesine dair ipuçları akmaya devam ediyor, geçmişte yolunun kesiştiği bazı isimlerle (senaryosunu yazdığı “Kanlı Teklif / The Proposition”ın baş aktörü ve dostu Ray Winstone, eski Bad Seeds elemanı Blixa Bargeld, birlikte “Where The Wild Roses Grow”u kaydettikleri Kylie Minogue) ‘helalleşiyor’ Nick Cave. Bu sahneler, filmin adında olduğu gibi, Jim Jarmusch’un “Dünyada Bir Gece”siyle (Night On Earth) kol kola giriyor, kusursuzca eşleşiyor bu filmin ruhuyla.
Ve tabii, Nick Cave’in ‘kardeşi’ Warren Ellis de önemli bir rol üstleniyor bu belgeselde. Bad Seeds’e geç katılmasına karşın, grubun müzikal rotasını belirleyen isimlerden biri haline gelen Ellis, Cave için çok şey ifade ediyor belli ki, onunlayken ‘rahat’ hissediyor müzisyen. Hayatının ve kariyerinin bir dönemine yoldaşlık eden (ve etmekte olan) Ellis’i el üstünde tutuyor, onu görmediği bir gün olursa ‘eksik’ kalacağını sanıyor belki de. Belleğinden çıkarıp hatırlamak istemiyor onu, her daim yanında kalsın istiyor, kişisel tarihinin kalan kısmını da Ellis’le şekillendirmeyi planlıyor. Nick Cave & The Bad Seeds’in 2013 tarihli son stüdyo albümü “Push The Sky Away”in imza şarkılarından “Higgs Boson Blues”un yaratım aşamaları da her şeyi özetliyor aslında. Warren Ellis’in Nick Cave üzerindeki etkisini de, müzisyenin ‘hatırlamak’la ilgili meselesini de bu şarkıyla harfiyen kavrama şansına kavuşuyoruz.
Belgesel demeye dilimizin varmadığı, ‘yarı belgesel’ demekle kurtulabileceğimizi sandığımız “Dünyada 20.000 Gün”ün ‘bellek’e dair hiç bitmeyen vurgusunun şahikasıysa, Nick Cave’in anılarından oluşan ‘arşiv’ kuşkusuz. Müzisyenin yıllar boyunca biriktirdiği notlar, fotoğraflar, videolar ve kayıtlardan oluşan bu arşiv, kendini ‘unutmamak’ üzerine koşullandırmış Cave’in bir numaralı destekleyicisi konumunda. Buradaki malzemeyle belleğini tazelerken, bir yandan da özellikle müzik tarihinin bir dönemini kayıt altına alıyor Nick Cave. Kendisi için ‘vazgeçilmez’ olan, kitlelerin de vazgeçilmezi haline geliyor böylece, en büyük korkusunu paylaşmamıza izin veriyor, şifasını da cebinde taşıyarak. ‘Hafızasız toplum’ klişesini gerçekliğe kavuşturuyor müzisyen, hayatın bir nefeste akıp gidişine direniyor belki de bu yolla. Bu belgesel de ete kemiğe büründürüyor onun endişesini, silinmeyecek biçimde kayıt altına alıyor.
Dedim ya başta, “Birlikte büyüdük” diye, kişisel tarihime baktığımda en çok da Nick Cave hak ediyor sanki bu cümleyi. O büyüdükçe ben de büyüdüm; belki müzisyen ol(a)madım ama hissettiklerini hissettim, endişelerini/korkularını paylaştım, nefes alıp vermekte zorlandığı anlarda ben de orada oldum. Epeyce yaklaşmış olsam da henüz bu dünyada 20.000 gün yaşamadım, ama geride kalan günlerin hep ‘bir gün’ü tarif ettiğini düşündüm: Yarını değil bugünü…

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
19 Eylül 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

cave
Nick Cave