Etiketler

, , , , , , ,

Not: 8/10
2014 ABD, 149 dk.
Yönetmen: David Fincher
Oyuncular: Ben Affleck, Rosamund Pike, Neil Patrick Harris, Tyler Perry, Carrie Coon, Kim Dickens, Patrick Fugit, David Clennon, Lisa Banes, Missi Pyle, Emily Ratajkowski, Casey Wilson, Lola Kirke, Boyd Holbrook, Sela Ward

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Thelma ve Louise / Thelma & Louise (1991)
Yönetmen: Ridley Scott

İLK elden şunu söyleyelim: “Kayıp Kız”ın (Gone Girl) yazarı Gillian Flynn için yapılan ‘kadın düşmanı’ yakıştırmasına katılmıyoruz, aksine keskin biçimde ‘erkek düşmanı’ bir tavır söz konusu onun kaleminde, ki bunu da alabildiğine akıllıca yapıyor. Romanı okumadık, ama senaryoyu da kendisi yazdığı için böylesi net konuşabiliyoruz. Gillian Flynn hakkındaki yorumların çelişkili olmasının altında yatan neden, ‘kötülük’ü tanıma muhtaç bırakması belki de. Kadınla erkeği aynı kazanın içine atıp onların bir tür “Güllerin Savaşı” (The War Of The Roses) yaşamasını sağlarken, oradan -kötü örnekler de olsa- Julia Roberts’lı “Yatağımdaki Düşman” (Sleeping With The Enemy) ve Jennifer Lopez’li “Yeter” (Enough) atmosferine meyleden “Kayıp Kız”, en nihayetinde de Charlize Theron’lu “Cani” (Monster) çizgisine kadar gidebiliyor. Kadını kabullenişten çıldırışa doğru koştururken, tersten bir okumayla aynı şeyi erkek için de yapıyor. Böylesi bir tercih, kötülüğün apaçık görünür olmasına alışkın kitle için de kafa karıştırıcı oluyor haliyle. Ama Gillian Flynn’in metnindeki ‘gizli güç’ de bu sonuçta, tıpkı klasik ‘film noir’ (kara film) örneklerinde olduğu gibi…
“Kayıp Kız”ın sayısız ters köşe barındıran hikayesi, bize tipik bir evli çift profili getiriyor aslında: Birbirlerini çok sevmişler, sonra kronik problemler başlamış ve birbirlerinden nefret eder noktaya kadar gelmişler. Bu kadar mı peki? Tabii ki değil, ki hikaye de bu noktada gerçek başlangıcını yapıyor. Öncesini (mutlu/mutsuz günleri) geri dönüşlerle izliyoruz. Nick Dunne, evlilik yıldönümlerinde ‘nefret ettiği’ karısı Amy’nin ortadan yok olduğunu fark ediyor ve polise haber veriyor. Sonrası, tam bir ‘kusursuz cinayet’ atmosferiyle ilerliyor. Bütün kuşkuların Nick’in üzerinde olduğu bir cinayetin anatomisini incelemeye başlıyoruz. Ancak, bizi defalarca ters köşeye yatıracak hikaye, bu kadar sıradan ve ‘kolay çözülebilir’ bir meseleyi kendine malzeme yapmayacağını gösteriyor ilerleyen dakikalarda. Amy’nin izinde geçirilen günler, cinayeti bir ‘intikam’ hikayesine dönüştürürken, her iki karakterin defoları da apaçık ortaya dökülüyor. Karanlığa mahkum edilmiş bu hikaye, sempati ve empati kavramlarının manipülasyona açık doğalarını da deşifre ediyor bir yandan, insanın kötülüğe biçtiği ‘yanıltıcı’ değeri de.
Neredeyse her filmi bir ‘kurgu harikası’ olan David Fincher, “Kayıp Kız”da da benzer bir sonuca ulaşmış görünüyor. Gillian Flynn’in metninin hem kafa kurcalayıp hem de kafa karıştıran yapısını bozmamaya özen gösteren (bunda senaristin de Gillian Flynn olmasının rolü büyük tabii) yönetmen, ilk andan itibaren içine girdiği ‘kapkara’ atmosferde yolunu bulmayı başarıyor. Hikaye kurgusunun iç içe geçmiş gelgitlerden oluşması, başka bir yönetmeni çıkmaz sokaklara sokabilirdi, ama Fincher’ın böyle bir handikap yaşamadığı açık. Aksine, filmlerinde ‘kaybolmayı’ pek seven sinemacının bu hikayenin dehlizlerinde gezinirken aldığı keyif anlaşılıyor filmi izlerken. Nick ve Amy’nin serüvenlerindeki ‘bilinmezlik’ (tahmin edilemezlik), Fincher’ı da yönetmen olarak fazlasıyla cezbetmiş belli ki. Ustalığı ‘tescilsiz’ken bile değme ustalara taş çıkaran hamlelere sahip olan sinemacı, “Kayıp Kız”da yarattığı atmosferle heyecan verici bir performansa ulaşıyor. Rosamund Pike (Oscar’a aday gösterilmezse şaşıracağız) başta olmak üzere oyuncularının dehasına hizmet etme iştahları da onu kamçılamış anlaşılan, tam anlamıyla döktürüyor. İlk andan son ana kadar hiç dinmeyen gerilim, elindeki ‘kara film’ malzemesinin ona sunduğu bir değer belki, ama Fincher’ın bu gerilimi yoğunlaştırırken harcadığı efor da gözden kaçacak gibi değil. En küçük sahne bile özenli bir planın parçası olduğunu hissettiriyor.
“Kayıp Kız”ın bir yönetmen-senarist (yazar)-oyuncu filmi olduğuna kuşku yok. Gillian Flynn’in ‘kadınca’ aşırılıklar barındıran ve erkek egemen toplumun ezberleriyle ‘hunharca’ dalga geçen hikayesi, David Fincher’ın elinde mükemmelen ete kemiğe bürünüyor, ki bu ikilinin uyumuna ‘hasarsız’ performansıyla Rosamund Pike da son noktayı koyuyor. Hikayenin kurban-cellat paradoksu yaratan görüntüsüyse seyirciyi iki buçuk saatin sonunda adeta parçalıyor, ortadan ikiye ayırıyor. Hayatta durduğu yerin kendisine dayattığı görüşün ışığında bir parçayı tercih ediyor seyirci; kimisi Nick’in zavallılığına acıyarak ona şefkatle bakıyor, kimisininse Amy’nin ‘akıllı intikam’ hamlesiyle içinin yağları eriyor. Filmdeki ‘aile’ vurgusuysa tıpkı diğer ters köşeler gibi yanıltıcı oluyor. İlk bakışta göründüğü gibi aileyi korumak mı mesele, yoksa aileyi yerle bir edip yeni bir ‘sistem’ yaratmak mı? Bu noktada birçok seyircinin görüş ayrılığına düşeceğini öngörmek zor değil. Ama “Kayıp Kız” da bu plan üzerinde ilerliyor zaten, hiçbir zaman ‘net’ bir doğruyu işaret etmiyor, seyredenlerin bakışlarıyla evrilebilen bir yapı ortaya koyuyor.
Bu hikayenin ortak paydası ‘sevmek’ ve ‘nefret etmek’, ki her iki kavram da ziyadesiyle karşılığını buluyor “Kayıp Kız”da. “Severek ayrılalım” klişesinin pek de geçerli olmadığını işaret ederken, kadın ve erkeğin farklı motivasyonlarla ivmelenseler de aynılaşan pozisyonlarını ameliyat masasına yatırıyor bu film. Ortaya çıkanın alabildiğine ‘acımasız’ ama bir o kadar da ‘gerçek’ olduğunaysa kuşku yok. Kılçıklar boğazımızı yarıp geçerken yutmaya çalışıyoruz balığı, ısrar ediyoruz, vazgeçemiyoruz…

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
10 Ekim 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

GoneGirl
Rosamund Pike