Etiketler

, , , , , , , , , ,


Not: 9/10
2003 ABD-Japonya, 101 dk.
Yönetmen: Sofia Coppola
Oyuncular: Bill Murray, Scarlett Johansson, Giovanni Ribisi, Fumihiro Hayashi, Anna Faris, Catherine Lambert

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Beyaz Geceler / Le Notti Bianche (1957)
Yönetmen: Luchino Visconti

FRANCIS Ford Coppola’nın biricik kızı Sofia Coppola’nın insanı yüreğinin götürdüğü yere gitmeye zorlayan, öte yandan bunun riskleriyle de haşır neşir olan ve ‘iki arada bir derede kalmışlık’ın anatomisini çizen 2003 yapımı filmi “Bir Konuşabilse…” (Lost In Translation), tabiri caizse sinema tarihinin en ‘damar’ filmlerinden biri. Yalnızlıkla sıkışmışlık arasındaki ince ayrımın tam üzerinde duran, böylece izleyeni çaresizliğe sürükleyen benzerine az rastlanır gerçeklikteki bu ‘küçük’ film, çerçevesi alabildiğine ‘dar’ bir öykü anlatarak nasıl ‘etkili’ olunabileceğinin de dersini veriyor aynı zamanda…
Şimdilik yalnızca beş film yönetmiş (ama babasının kariyerinin önemli aşamalarında bulunmayı ihmal etmemiş) genç bir sinemacının ‘sessiz çığlık’ı diye de nitelendirmek mümkün “Bir Konuşabilse…”yi. Jeffrey Eugenides imzalı romandan yaptığı uyarlama “Masumiyetin İntiharı”yla (The Virgin Suicides) uzun metraj yönetmenliğine müthiş bir ilk adım atan Sofia Coppola, o filmde atmosfer yaratma becerisinin işaretlerini göstermekten çekinmemiş ve hüznün emrine amade bir anlatım modelinin takipçisi olacağının sinyallerini vermişti. Ve sonra aradan dört yıl geçti… Bill Murray ve Scarlett Johansson ikilisinin birbirlerinin her adımını ezbere bildiklerini hissettiren ikinci filmi “Bir Konuşabilse…” geldi dayandı ruhumuza… Ve bize yaşattıklarıyla ‘çok özel’ filmlerimize ayırdığımız atlastaki yerini aldı…
İnsan, ‘rahat’ını hangi durumlarda bozmayı göze alabilir? ‘Kurulu düzen’ dediğimiz kıskaçtan kurtulması için neyin onu tetiklemesi gerekir? Ya da şöyle soralım: Gözünü kapatıp her şeyi (ki bunlar hayatını idame ettirmesini sağlayan şeylerdir) geride bırakarak ‘bilinmeyen’e doğru yelken açmasının yolunu hangi ‘güç’ açabilir? “Bir Konuşabilse…”, herkesin en az bir kez muhatabı olduğu bu sorularla anlamını bulan, öte yandan yanıt arama zahmetiyle kafaları karıştırmaktan uzak duran ve ‘fısıldaşmalar’la vücuda gelmeyi tercih eden bir ‘yitik kalpler tiradı’ kimliği taşıyor.
“Benimle kaybolur musun?” demeyi göze aldığınız biriyle ‘iki kişilik bir nokta’yı paylaşmanın keyfini yaşarken, arkada kalan hayatınızın sizi hırpalayan kancalarıyla mücadele etmenin acısını da oturtuyor yüreciğinizin bir köşesine bu ‘küçük ama kışkırtıcı’ film. Sofia Coppola’nın kelimelere bel bağlamayan, durumlar ve onların kahramanları üzerinde yarattığı etkiye odaklanan minimal anlatımının bu görünümdeki payı büyük kuşkusuz. Oldukça zorlanarak yazdığını bildiğimiz senaryonun kırılma noktalarına ‘cıvıldayan bir ruh’ yerleştiren, böylece öykünün ağlamsıklığa kayabilecek melodramatik yapısını kırmayı başaran genç yönetmen, ilk uzun metrajlı filmi “Masumiyetin İntiharı”nda da ustaca altından kalktığı bu modelden devasa bir ‘ağıt’ çıkarıyor “Bir Konuşabilse…”yle.
Biri kalabalıklar içinde yalnızlığa hapsolan, diğeri ise ‘gerçek’ bir yalnızlığın pençesine düşen iki kahramanının, Japonya’nın ‘yabancılaşma’ya fazlasıyla müsait yapısı içinde yaşadıkları ‘kaybolma’ istekleri, bir yandan da onları zorunluluktan doğan bir ‘paylaşma’ya doğru itiyor, ki bu türden ‘yapay’ bir paylaşım sürecinin her şeye gebe dünyasıyla yüzleşiyor iki ‘yalnız kovboy’. Kendilerini ‘safra’ gibi hissettikleri bir dünyada, sırtlarını birbirlerine dayayan Bob Harris (Bill Murray) ve Charlotte (Scarlett Johansson), altyapılarının onlara dayattığı ‘yol’dan sapıyorlar süreç içinde, gerçeklerle yüzleşmeyi olabildiğince geciktirip kendi gerçeklerini yaratmayı tercih ediyorlar. İçinde bulundukları günlük koşulların belirleyici olduğu ve ‘kaçış’ hissiyatına karşı teslim bayrağını çekmiş böylesi bir ‘yapay gerçeklik’in rüzgarına kapılan ‘kayıp ruhlar’, bir yandan da tıpkı Wong Kar-Wai’nin “Aşk Zamanı”nda (Fa Yeung Nin Wa) olduğu gibi doğru ile yanlış kavramlarının göreceliliği arasına sıkışıp kalıyorlar.
“Bir Konuşabilse…”, tüm bunların ötesinde şöyle bir duygu içine de sokuyor insanı: Hayatımızı daha anlamlı (belki de en anlamlı) kılabilecek yegane şeyin (burada bir insan) avuçlarımızın içinden kayıp gitmesini sulu gözler eşliğinde izliyoruz çoğu zaman, korkudan korkarak, her şeyden ve herkesten vazgeçme riskini göze alamayarak… Ve başta da söylediğimiz ‘rahat’tan uzak kalmanın ürkütücülüğüyle başa çıkamıyoruz böylesi ‘kritik’ anlarda…
Bunca ‘tehlikeli’ düşünceyle bizi baş başa bırakan Sofia Coppola, her türlü ‘klik’ten sıyrılmış bakışıyla her çalışmasında yakın takibe alınması gereken bir yönetmen, buna kuşku yok, ki biz de adımlarını izlemeyi sürdürüyoruz. Oscar ödül töreninde heykelciği Sean Penn’e kaptırdığında bir miktar da olsa bozulan Bill Murray’ye de hak vermemek mümkün değil bu filmdeki performansını görünce. Zorluğu izleyiciye yansıttığı ruhta belirginleşen Bob Harris kompozisyonundaki başarısı, pek de gözden kaçacak ya da üstüne basıp geçilecek türden değil doğrusu. Mini minnacık Scarlett Johansson ise, filmin girişinde poposundan yayılan enerjiyi vücudumuzun her bir hücresine sokup orada yuvalanmasına neden olan bir oyunculuk becerisine sahip…
“Bir Konuşabilse…”nin müzikal yansımaları da yabana atılır gibi değil. Özellikle sonlara doğru çalan The Jesus & Mary Chain şarkısı “Just Like Honey”den paçayı sıyırmak ve sonra normale dönmek çok zor. “Masumiyetin İntiharı”nın müziklerine imza atmış olan Fransız grup Air’den “Alone In Kyoto”yu da unutmamak gerek bu arada…

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
6 Şubat 2015 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

LostInTranslation
Scarlett Johansson, Bill Murray

Reklamlar