Etiketler

, , , , , ,


Avustralyalı sinemacı George Miller’ın, benzer birçok örnekte olduğu gibi ‘efsane’ye dönüşeceğini tahmin bile edemediği 1979 yapımı “Mad Max”, western temalarından beslenen post apokaliptik atmosferiyle sinemasever olarak ciğerimizi söken bir filmdi. Mel Gibson’ın ‘imza’ karakter çalışmalarından birini sergilediği yapımın devam filmleri de efsaneyi layıkıyla beslediler. Şimdiyse son filmin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra projelendirilen “Mad Max: Fury Road” ile serinin tozuna toprağına yeniden kavuşuyoruz. Umarız efsanenin hakkını verir bu çalışma da…

İLK filmde birkaç kez duyduğumuz için biliyoruz onun tam adını: Max Rockatansky. Yoksa o bizim için ‘çılgın mı çılgın Max’, başka bir şey değil! Çılgınlığa da aslında ‘delilik’ demek gerek. İlk hikâyeden başlayarak giderek tırmanan bir delilik bu, sınırları iyice zorlayan. ‘Sıradan’ ya da ‘sıradan olmak isteyen’ bir adamın, dış mihraklar tarafından kaşınmasıyla zıvanadan çıkıp ortalığı darmaduman etmesidir özetle Max’in serüveni (serüvenleri). Arka plana yerleştirilen post apokaliptik atmosfer de tetikleyici unsurlardan biri olarak kendini gösterir, ki insanın ‘insanlık’tan çıkışının da resmi gibidir biraz bu durum.
Aslına bakarsanız, özellikle 1979 yapımı ilk film “Mad Max”in (Türkiye’deki gösterim ismi “Çılgın Maks”) tam anlamıyla bir ‘B filmi’ olduğunu söylemek mümkün. Atmosferi, hikâye kurgusu, oyunculukları ve plastiğiyle bu sıfatı hak eder. Ancak, birçok efsanenin böyle doğduğunu da unutmamak gerek. Örneğin, “Terminator” ya da “Rambo” da bu yollardan geçmiştir. Yaratıcılarından çok daha fazla sinemaseverler ya da sinema yazarları tarafından ciddiye alınır bu tür yapımlar. İyi ki de alınırlar, çünkü başka türlüsü olsa silinip gidebilir, ‘yeniden keşif’ için uzunca bir süre beklemek zorunda kalabilirlerdi. Quentin Tarantino gibi sinemacılar da sağ olsun, böylesi hazineleri ‘parlatma’ konusunda uzman tavırlar takınıyorlar!
Meselemize, yani “Mad Max”e dönersek… İlk film, “Günümüzden birkaç yıl sonra” ibaresiyle başlar. Evet, bir post apokaliptik durum var gibidir, ama girişteki yazının da etkisiyle ‘günümüz’den uzaklaşmadığımız hissiyatı ediniriz. Petrolün en değerli şey olduğu bir ‘yakın gelecek’ tasviridir karşımızdaki; suçun sıradanlaştığı, çetelerin cirit attığı ve kanun adamlarının çetelerle mücadelede sınır tanımadığı bir gelecek. Max Rockatansky, teşkilatın yıldızıdır ve ‘kahraman’ gibi görülmektedir. Ancak, öldürdüğü bir suçlunun motosikletli çetesinin intikam naralarıyla muhatap olunca, Max’in serüveni de bambaşka bir yöne doğru akar. Önce en yakın arkadaşı Goose’u, ardından da karısı ve bebeğini öldüren çetenin peşine düşüp insanlıktan çıkacaktır Max…
Avustralyalı sinemacı George Miller’ın gerçek anlamdaki ilk yönetmenlik deneyimidir “Mad Max”. Köklerini western kültüründen alan, özellikle de “Kahraman Şerif” (High Noon) atmosferinden izler taşıyan film, bir yandan da Marlon Brando’lu “Kanlı Hücum”dan (The Wild One) beslenir bol bol. Bu ipuçlarını ‘yeni bir şey’ yaratmak için kullanma fikriyse değerli kılar yapımı. George Miller, yarattığı kahramanın ‘kahramanlıktan uzak’ doğasına tutunur sıklıkla. Max’in ‘işine âşık olma’ riskiyle yüzleşmesi, belki de bütün bir serinin anahtarıdır. Bir noktada bu riski fark eder ve kanun adamlığını bırakıp köşesine çekilmek ister. Ancak, amiri tarafından izne çıkarılır, orada da olanlar olur! Bu kırılma noktası, bizi tüm bir “Mad Max” evrenine doğru yolculuğa çıkaran andır aynı zamanda.
“Mad Max” serisinin başarısının ardından yığınla neden yatar kuşkusuz. Bunlardan biri de her halkanın başka filmleri çağrıştırması ve onların ‘damar’ını iyi beslenmiş olmasıdır. İlkinden hemen iki yıl sonra gösterime giren “Mad Max 2” ya da “The Road Warrior” (Türkiye’deki gösterim ismi “Savaşçı”), John Carpenter’ın “13. Bölgeye Saldırı”sını (Assault on Precinct 13) hatırlatır, gene western temaları öne çıkmak üzere. Avustralya doğasının olanca tozu toprağı da hikâyenin post apokaliptik atmosferini mükemmelen destekler. Bu bölümün başında, insanoğlunun yeryüzünü nasıl yok ettiğini ve bugüne nasıl gelindiğini izleriz. Max’in ilk bölümdeki serüveni de bu resme eklemlenir, karakterin sadece hayatta kalabilmek için yollarda verdiği mücadelenin kökleri hatırlatılır. Sonrasıysa, serinin anahtarlarının başında gelen ‘petrol savaşları’nın vahşi bir yansımasıdır. Bir petrol kuyusunu kale haline getiren ve ‘insan kalmak’ için mücadele edenlerle, onların elinden hem petrolü hem de canlarını almak isteyen vahşi çetelerin mücadelesi vardır merkezde. ‘Amaçsız’ Max’in bu mücadelede nerede duracağı ise tam bir muammadır…
İkinci bölüm, ‘insanlık’la ‘insan dışılık’ın savaşını resmeder. İlk filmdeki ‘temiz yüzlü’ Mel Gibson gitmiş, yerini ‘feleğini sillesini yemiş’ bir kaybeden görüntüsü almıştır. Bu imaj, George Miller’ın yönetiminde de kendini hissettirir. Atmosfer de aynı oranda kirlenmiştir, ki ‘kötülük’ün yansıması da bakılacak gibi değildir. Adım adım sona doğru ilerleyen (aslında sonu gören) insanoğlu, küçük ölçekte de olsa bir ‘umut ışığı’ verir bu hikâyede. Petrol kalesindeki ‘beyaz giyen’ insanlar, ruhsal ve fiziksel yok oluş teorileriyle ilgilenmez, mutlaka bir çıkış yolu olabileceğine inanırlar. Max de onların mücadelesinde kilit bir rol üstlenir, en nihayetinde tek başına savaşmak zorunda kalsa da. Bu bölüm, hem duygu hem de atmosfer olarak serinin şahikasıdır. Max’in dünyasınn eksiksiz resmini de en çok bu serüvende görürüz.
1985 yapımı üçüncü film “Mad Max Beyond Thunderdome”, üçlemenin nispeten zayıf halkasıdır. Mel Gibson’ın saçları uzamış, beyazlamış, biraz daha çökmüştür. George Miller ise yanına adaşı George Ogilvie’yi alarak yönetir filmi. Prodüksiyon büyümüş, önceki hikâyelerdekinin aksine iki büyük set kurulmuştur. Bu durum, filmi ikiye bölünmüş bir havaya sokar. Bir yerde bir hikâye yaşanırken, başka bir yerde bambaşka bir hikâyenin kendi yolunu çizdiğine şahit oluruz. Mel Gibson tek yıldızken, burada Tina Turner da eşlik eder ona. Bu paylaşım da zedeler karakterin yolculuğunu ve filmin ritmini. İlk iki filmdeki ‘sertlik’ de bir miktar yumuşar üçüncü filmde. Öncekilerde de kısmen mizah vardır, ama burada ilk sıralara yerleşir mizah duygusu. Çocukların ağırlığı da naif bir rotaya sokar filmi. Her şeye rağmen, Max’in ‘inanılmaz’ kıyamet yolculuğunu merakla takip ederiz. Özellikle ikinci filmin sonuna benzer bir final bekler burada bizi, Max’in gene tek başına kötülerle baş başa kaldığını görürüz.
Otomobiller, kamyonlar, motosikletler başta olmak üzere her türlü ‘petrole bağımlı’ aracın önemli roller üstlendikleri “Mad Max” filmleri, işin aksiyon boyutunu bu yolla sağlarken, düşünsel boyutta da sekteye uğramaz. İnsanlığın kendi kendini yok etme iştahının geldiği noktayı işaret eder bu filmler. Bugün de aynı iştahı ‘inatla’ koruyan insanlık, ‘kahraman’ arayışını sona erdirip çözümün kendisinde olduğunu anladığında ‘kıyamet’i de önleyebilir kuşkusuz, tıpkı bu üçlemenin ısrarla vurguladığı gibi…
Şimdi karşımıza gene George Miller’ın yönettiği yeni bir film geliyor: “Mad Max: Fury Road”. İlk üç filmin teknolojik olarak ‘çocuk oyuncağı’ kalacağı bir halka bu belli ki. Mel Gibson’ın yerine geçen Tom Hardy’nin nasıl tepkiler alacağı ise merak konusu. Özellikle ilk iki filmin neredeyse tapındığı western temalarının burada nereye evrildiğini de merak ediyoruz doğrusu. Son filmin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra projelendirilen “Mad Max: Fury Road”, hayranları düş kırıklığına uğratacak mı, soru bu! Belki bol miktarda efektle oyalayacak onları, belki de üç boyut teknolojisiyle gözlerini boyayacak. Ve belki de mirasın değerini bilerek ‘yalnız kovboy’un serüvenlerine yeni bir ‘harika’ ekleyecek. Son söylediğimizin gerçekleşmesini diliyor, en azından George Miller’ın başka türlüsüne izin vermeyeceğine inanmak istiyoruz… Unutmadan, ilk filmin 650 bin dolarlık bütçesine karşılık, seyredeceğimiz son filmin 100 milyon dolarlık bir bütçeyle çekildiğini de hatırlatalım. Fikri ucuzlatır mı bu rakam? Olabilir…

Milliyet Sanat dergisinin
Mayıs 2015 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

MadMax
Mel Gibson, Tom Hardy