Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Not: 9/10
1976 ABD, 138 dk.
Yönetmen: Alan J. Pakula
Oyuncular: Dustin Hoffman, Robert Redford, Jason Robards, Jack Warden, Martin Balsam, Hal Holbrook, Jane Alexander, Meredith Baxter, Ned Beatty, Stephen Collins

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Şebeke / Network (1976)
Yönetmen: Sidney Lumet

YAPTIĞI haber yüzünden ‘müebbetler’ istenen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hedef tahtasına yerleştirilen Can Dündar, gazeteciler için devasa bir hapishaneye dönüşen Türkiye’nin son ‘habercilik kurbanı’ gibi görünüyor. İsmi çok bilindiği için bu kadar öne çıkıyor belki, ama memlekette aynı kaderi paylaşmış/paylaşmaya devam eden birçok gazeteci var. Gazeteciliğin artık büyük oranda yapıl(a)madığı, mesleğin yerlerde süründüğü ülkemiz, ‘ileri demokrasi’nin olmazsa olmazı dediğimiz ‘basın özgürlüğü’ konusunda hep aynı sınıfı okumak zorunda kalıyor, bir türlü kendini geliştiremiyor. Büyük oranda iktidarlar sorumlu olsa da bu durumdan, gazetecilerin ‘hatasız kullar’ olmadıkları da bir gerçek…
Geçenlerde, ‘en iyi belgesel’ dalında Oscar’ı kucaklayan “Citizenfour”u da izledik ve gazeteciliğin nasıl yapılması gerektiği üzerine bir tirat dinlemiş/görmüş olduk. Ayrıntıya girmeye gerek yok, ama toplumu ‘haberdar’ etmek için oradaki gazetecilerin göze aldıklarının ‘paha biçilmez’ olduğunu söylemek gerek. Buradan bakınca ‘ütopik’ gibi görünen bir gazetecilik anlayışı bu. Herkesi aynı kefeye koymak istemiyoruz, ama Türkiye’nin yeni Uğur Mumcu’lar yetiştirmekten epeyce uzakta durduğunu kabul etmeliyiz.
Alan J. Pakula’nın 1976 tarihli başyapıtı “Başkanın Bütün Adamları” (All The President’s Men) ise “Citizenfour”daki gazetecilik anlayışının zirvelerini yaşatıyor bize. Washington Post’un genç muhabirleri Carl Bernstein ve Bob Woodward’un, ‘tekmeye kafa uzatarak’ işlerini yapmalarını ve en nihayetinde de Başkan Richard Nixon’ı istifaya kadar götüren Watergate Skandalı’nı aydınlatmalarını anlatıyor bu tarifsiz eser. Hikaye bu, ötesi yok. Bildiğiniz şeyler belki, ama filmin bunu aktarma biçimi ve yarattığı ‘heyecan’ ölçülebilir değil.
Bernstein ve Woodward’un süreci anlattıkları aynı adlı kitaba dayanan “Başkanın Bütün Adamları”, gazetecilik mesleğinin her türlü inceliğini gözler önüne sererken, yalnızca bu iki adamın sonuna kadar gitme motivasyonunu yansıtmıyor. Washington Post’un efsane yayın yönetmeni Ben Bradlee’nin bu haber karşısında gösterdiği refleksler de tam derslik. Örneğin, bugünün masa başında ‘sallama’ haber yapan gazetecilerinin aksine, bu iki adama inanıyor olsa da ‘belge’ ya da ‘tanıklık’ istiyor. ‘Devlet sırrı’ymış, şuymuş buymuş, ilgilendirmiyor onu. Kamu yararı olduğu sürece her türlü haberin yapılabileceğini savunuyor ve Bernstein-Woodward ikilisinin yakaladıkları ‘ipucu’nu sürmelerinin önünü açıyor, süreci çok rahatlıkla tıkayabilecekken. Jason Robards’ın bu rolün hakkını verdiğini söylemek gerek, ki ona Oscar da kazandırmıştı Ben Bradlee kompozisyonu.
Tabii ki sadece gazeteciler açısından önemli değil bu film, işin bir de ‘devlet’ tarafı var. Devletin kurumlarını (başta CIA olmak üzere) devreye sokarak rakiplerinin başarısını engelleme çabalarını açığa çıkarıyor. Kirli işlerini yaparken de onlara inanan kitlelerin bağışlarından gelen parayı kullanıyorlar, ki durumu daha da vahim hale getiriyor bu. “Kendisine inanıp destekleyenlere gösterdiği yüzü dışında başka bir ajandaya sahip olmak”, Türkiye’nin pek de yabancısı olduğu bir şey değil, özellikle de son dönemlerde. Ama bir yerde ‘patlıyor’ işte yalan dolan, tıpkı “Başkanın Bütün Adamları”nda olduğu gibi. Sonra da yatacak yeriniz kalmıyor!
Alan J. Pakula’nın filmini izlerken nefessiz kalıyorsunuz çoğu zaman, Bernstein ve Woodward’la birlikte koşuşturmaktan. Adaletin yerini bulmasını, ‘iyi insanlar’ın kazanmasını istiyorsunuz. Ama bu sonuca ulaşmak için azami çabanın harcanması gerektiğini de anlıyorsunuz. ‘Süper güç’le mücadele etmek için, ya sizin de süper güç olmanız ya da bir arada kalıp direnmeniz gerekiyor. Gazete içinde Woodward’la başlayıp Bernstein’a uzanan, oradan editörlerine sirayet eden, en nihayetinde de yayın yönetmenini inandıran ‘gerçek’, peşinde koşulması gereken bir şey çünkü. Sacayağı tamamladıktan sonra sizi destekleyecek insanları bulmak da nispeten kolaylaşıyor, türlü zorluklarla karşılaşsanız da. Bu film, ‘insan’dan umudunuzu kestiğiniz her an yeniden izleyip umudu yeşertebileceğiniz bir çalışma. “Gerçeklerden uzaklaşıp bir yalanı yaşamak mı, yoksa saf gerçeğe ulaşmak için çaba harcamak mı tercihiniz?” sorusuna da net bir cevap veriyor, lafı dolandırmadan. Belki doğrudan bu soruyla karşılaşsanız, “Tabii ki gerçeğe ulaşmak için çaba harcamak” cevabını verebilirsiniz, ama size hiçbir zaman direkt gelmiyor bu soru. Özellikle sizi yönetmeye talip olan politikacılar tarafından ‘manipüle’ edilerek soruluyor, cevabını kendi istedikleri gibi almak adına. Örneğin, istikrarı tarif etmeden, koalisyonların istikrarı baltaladığı fikrini enjekte ediyorlar size. ‘Uzlaşma’nın toplumsal değerine vurgu yapmadan sizi bir noktaya çekiyor ve soruyu da ondan sonra dile getiriyorlar. Sizi köşeye sıkıştırmalarının ardından istedikleri cevabı almaları da zor olmuyor onlar için. Kısacası, toplumu ‘olmayan’ bir şeye inandırıp kalelerini korumaya çalışıyorlar, golü yemek kaçınılmazsa da…
Bu yazı, belki film eleştirisinden ziyade bir tür ‘iç dökme seansı’ gibi oldu, ama hiçbir metnin yazıldığı dönemden bağımsız hareket edemeyeceği gerçeğini de bir kenara koymak lazım, tıpkı Gezi Parkı Direnişi sırasında yazdıklarımız gibi. “Başkanın Bütün Adamları” da bugünkü hissiyatımızı en iyi yansıtan filmlerden biri, dolayısıyla da onu izlerken içimizi dökmekten doğal bir şey olamaz! Çok görmeyin bize bunu…

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
5 Haziran 2015 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

AllThePresidentsMen
Dustin Hoffman, Robert Redford

Reklamlar