Etiketler

, , , , , , ,

StevenSpielberg
Steven Spielberg

70 yaşına gelmesine rağmen, sinema endüstrisi tarafından hâlâ ‘afacan çocuk’ muamelesi gören Steven Spielberg, bu sıfatın hakkını vermek için bıkıp usanmadan çalışıyor. Biz de, bu yılın Oscar’larında iddialı olması beklenen son filmi “Casuslar Köprüsü”nün (Bridge Of Spies) gösterime girişini fırsat bilerek, Spielberg sinemasının ‘kalabalık’ dünyasına yeniden bir göz atalım istedik.

FİLM çekmek, sinemanın her türlü ögesini ustaca kullanmak ve de sinemayla yatıp kalkmak bir insana ancak bu kadar yakışır! Çocukluğunun siyah-beyaz günlerinde başlayan sinema aşkını bizlere de aşılamayı başaran, her attığı adımda hayranlık uyandıran ve neyi yapıp neyi yapmayacağı kestirilemeyen bir büyük ustadan bahsediyoruz. Zamana direnmek yerine zamanla dost olup ondan nasiplenmeyi düstur edinen bu yönetmen, sinemanın sanat ya da eğlence olmasıyla ilgili tartışmaları da pek ciddiye almıyor. Oysa ki bu tartışmalar, aslında tam da onun sinemasının çevresinde yapılıyor, ondan bahsedilirken bu tartışmayı gündeme getirmek kaçınılmaz oluyor. Teknolojiyi çok iyi kullandığı gibi oyuncu yönetiminde de yetkin bir görünüm sunan bu büyük usta, tahmin ettiğiniz gibi (ya da sayfada gördüğünüz gibi!) bir zamanlar ‘Hollywood’un yaramaz çocuğu’ yakıştırması yapılan Steven Spielberg.
18 Aralık 1946 Cincinnati, Ohio doğumlu Steven Allan Spielberg’ü anlatmaya nereden başlayacağımızı bilemiyoruz doğrusu. Çocuk denecek yaşlarda kamerayla haşır neşir olmaya başlayıp, çevresindeki herkesi kullanarak filmler çekmesinden mi başlamalı, yoksa ilk ‘ciddi’ çıkışını yaptığı “Bela”dan (Duel) mı? İsterseniz filmi başa saralım ve ustanın kariyerine çocukluk günlerindeki sinema yapma iştahından girelim. Babasının ona aldığı 8mm’lik kamerayla her şeyi çekip onları kurgusal bir yapıyla buluşturması, ‘ağaç yaşken eğilir’ atasözünün cuk oturduğu bir durum. Zira küçük Steven Allan, çevresindekilere adeta birer sinema objesi gibi yaklaşıp öyle kameraya aktarmayı bir ‘ilke’ haline getirmiş görünüyor o yıllarda. Özellikle 2. Dünya Savaşı ve uzaylı istilası meselesine kafayı takmış olduğu hissedilen (ve sonraki yıllarda bu konulara dair başyapıtlar üretecek olan) yönetmen, çektiği kısa filmler ve uzun film denemeleriyle henüz 20’sine gelmeden olayı çözmüş gibidir. Klasik bir western dizisi olan “Wagon Train”de kurgu asistanı olarak çalışan, John Cassavetes’in “Yüzler” (Faces) filminde yapım asistanı kimliğiyle görev yapan Spielberg, bir yandan da televizyonun ‘yol açıcı’ özelliğini çok iyi kullanır. “The Name Of The Game”, “Marcus Welby, M.D.”, “Night Gallery”, “Columbo”, “The Psychiatrist”, “Owen Marshall” gibi dizilerin çeşitli bölümlerini yöneterek hem teknik anlamda kendini geliştirir hem de sonraki yıllardaki önlenemez çıkışının startını verir.
Çocuk denecek yaşta çektiği ve sinema gösterimini yapmayı başardığı uzaylı istilası filmi “Firelight”ı saymazsak ilk uzun metrajlı çalışmasını bir televizyon filmiyle, “Bela”yla 1971’de (yaş 25) gerçekleştiren Spielberg, peşine bir TIR’ın takıldığı David Mann’in hikayesiyle öylesine bir gerilim yaratır ki, yapımcı şirket Universal’ın filmi peliküle basıp (biraz da uzatıp) sinemada gösterime sokmasına neden olur. Böylece aynı zamanda ilk uzun metrajlı sinema filmini de çekmiş olur genç usta adayı. Avoriaz Fantastik Filmler Festivali’nde büyük ödül alan ve Altın Küre’ye aday gösterilen bu ilk film, önünün kısa sürede açılacağının da işaretleriyle doludur. Öyküye hakimiyeti, az kişiyle (hatta tek kişiyle) gerilim yaratma kabiliyeti ve sinemanın teknik yanına olan hevesi, geleceğin yıldız yönetmenine doğru giden yolu gösterir tüm sinema alemine. “Korkun meslektaşlarım, ben geliyorum ve önümüzdeki 50 yıla damgamı vuracağım.” der gibidir adeta.
“Something Evil” ve “Savage” gibi iki televizyon filmiyle yoluna devam eden bu dikkat çekici genç sinema adamı, gerçek anlamda ilk sinema filmini 1974’te “Sugarland Ekspresi”yle (The Sugarland Express) gerçekleştirir. Cannes’da senaryo ödülü alan yapım, Goldie Hawn’un tüm tazeliği ve Spielberg’ün dinamik anlatımından güç alan bir ‘kaçıp kovalamaca’ filmidir. Gerçek bir öyküye sırtını dayayan bu ilginç deneme, yönetmeni yine bir yol filmiyle baş başa bırakır, ama hak ettiği alkışı bugünlere kadar bir türlü alamaz, Amerika’dan çok Avrupa’da önemsenen bir film haline gelir.
Ve herkesçe Spielberg’ün ilk başyapıtı olarak kabul edilen “Jaws”a gelir sıra. Yıl 1975’tir ve bir köpekbalığının yarattığı dehşetin yansımaları, inanılmaz boyutlara ulaşır. Filmi seyredenler, deniz kıyılarına yanaşmakta bile güçlük çekmektedir. Bir fenomen haline gelen yapım, sonrasında bir dizi devam filmini de getirir ve Steven Spielberg adının Hollywood tarihine altın harflerle yazılmasını sağlar. Kurgu, müzik ve ses dallarında Oscar kazanan bu irkiltici film, zaman içinde böylesi bir türün (denizde korku) oluşmasına neden olur ve birçok genç sinemacıyı etkiler.
Bilimkurguda bir zirve olarak sinema tarihine geçen 1977 yapımı “Tehlikeli İlişkiler” (Close Encounters Of The Third Kind), Spielberg’ün hayranı olduğu Fransız usta François Truffaut’yu aktör kimliğiyle beyazperdeye yansıtır ve uzaylı-insan ilişkisine yeni bir boyut getirir. Yönetmenin sık sık kendisinin ‘alter ego’su olduğunu söylediği Richard Dreyfuss’a “Jaws”tan sonra yine başrolü biçtiği film, bir yandan da unutulmaz ‘bilimkurgusal duygu sağanağı’ “E.T.”nin (E.T. The Extra-Terrestrial) işaretlerini vermektedir. Bir dolu adaylığı olmasına karşın, yalnızca görüntüleriyle Oscar alabilen “Tehlikeli İlişkiler”, Akademi’nin Spielberg ismini ciddiye almadığını da göstermektedir bir yandan. Uzun bir süre daha ciddiye alınmayacak ve ‘haylaz ufaklık’ yaftasından kurtulamayacaktır yönetmen.
Pek önemsenmeyen 2. Dünya Savaşı komedisi “1941: Çılgın Dünya”nın (1941) ardından sinemanın seriyal geleneğinin yepyeni halkası “Indiana Jones” filmlerinin ilk çalışması “Kutsal Hazine Avcıları” (Raiders Of The Lost Ark) alır sırayı. Maceranın tadı, heyecanın adı ve Harrison Ford’un kamçısıyla efsaneleşen bu seri, Steven Spielberg filmografisini de renklendirip çeşitlendirir. Nefes almaksızın izlenen, bütün ögeleriyle izleyiciyi ‘maceralar alemi’ne sokan “Indiana Jones”ların ikincisi 1984’te, üçüncüsü ise 1989’da gösterime girer ve sinema sanatının ‘yenilenen yüzü’yle tanıştırır sinemaseverleri. Bu üç filmin arasına neler sıkıştırmış usta yönetmen diye sorarsanız, söyleyecek çok şey var yine. Boş durma ve biraz nefes alma gibi kötü bir alışkanlığa sahip olmadığı için film çekme hızını koruyan Spielberg, 1982’de ‘dostluk kumkuması’ uzaylının dünyadaki duygusal hikayesini anlattığı ve fenomenleşen “E.T.”yi, 1983’te televizyon dizisi “Alacakaranlık Kuşağı”nın (The Twilight Zone) sinema filmindeki bir bölümü, 1985’te ilk ‘ciddi’ filmi olduğu söylenen (ama bizim bu görüşe pek katılmadığımız) “Mor Yıllar”ı (The Color Purple) ve 1987’de bir çocuğun gözünden savaş gerçeğini somutladığı “Güneş İmparatorluğu”nu (Empire Of The Sun) gerçekleştirir. Bunlara üç “Indiana Jones” filmini de eklersek, yönetmen için bunun dolgun bir dönem olduğundan bahsetmek yanlış olmaz sanırız.
Yaşam ve ölüm kavramlarını duygusal bir hikayede buluşturan “Daima” (Always) ve Peter Pan’ın masalsı dünyasına Spielberg damgasını vuran “Kanca”yla (Hook) birbirine son derece uzak iki filmi arka arkaya çeken yönetmen, sıradaki projesiyle yeni bir fenomen daha yaratmak üzeredir. İlkini 1993’te, ikincisini 1997’de çektiği, üçüncüsünün ise yapımcılığını üstlendiği “Jurassic Park” üçlemesiyle dünya çapında bir ticari başarının daha kapılarını açar. Bizce yanlış yapılarak hedef kitlesi olarak çocukları seçen bu filmler, dinozorların olanca irkilticiliğini kullanıp küçük büyük herkesi korkutur ve sinema tarihinin derinliklerine gizlenen dinozorlu filmleri hortlatır. Pazarlama stratejisi de çok iyi belirlenen, dolayısıyla film dışında birçok ürünle desteklenen bu projelerden sadece ilki bile Spielberg’e 250 milyon dolar gibi bir gelir getirir. Milyar dolarlar düzeyinde bir servete sahip olan yönetmeni, bu alanda yalnızca yakın dostu George Lucas zorlayabiliyor. Onun da elinde “Star Wars” gibi bir ‘ürün’ olunca, bu servet yarışının nedeni kolaylıkla anlaşılabilir.
Onca hayran kitlesine, müthiş ticari başarılara, köşe taşı olarak kabul edilen filmlere, sinema sanatını yenileyen bir anlayışa sahip olmasına karşın, ilk filmi “Bela”dan 1993’teki “Schindler’in Listesi”ne (Schindler’s List) kadar yönetmen olarak Oscar almayı başaramayan, Akademi’nin bir tür gizli ‘kara liste’ müdavimi haline gelen Spielberg, 2. Dünya Savaşı sırasında Yahudilere karşı uygulanan sistemli soykırımın ‘farklı’ bir yönünü resmettiği siyah-beyaz başyapıtı “Schindler’in Listesi”yle bu konuda da amacına ulaşır ve yönetmen Oscar’ını kucaklar. Böylece ciddiye alınmaya başladığını da hissettirir usta sinemacı ve bu filmiyle ‘haylaz çocuk’ yaftasını ara sıra çıkaracağını işaret eder.
1997’de yine ayakları yere basan bir film olan “Amistad”la Amerika’nın geçmişindeki lekelerden birine, Afrika kökenli kölelere dair gerçek bir olaya el atan ustalığı su götürmez sinemacı, sonraki filmi “Er Ryan’ı Kurtarmak”la (Saving Private Ryan) bir kez daha yönetmen Oscar’ını alır ve Akademi’ye karşı sağlam durduğunu kanıtlar. Babasının 2. Dünya Savaşı’nda görev yapmış olması, onun her zaman bu savaşın hikayelerine yakın durmasını sağlamıştır ve bu filmle uzun zamandır hayali olan bir projeyi gerçekleştirmiş olur. Yine gerçek bir olaya sırtını dayadığı yapımda birlikte çalıştığı Tom Hanks ise onun vazgeçemediği aktörlerinden biri haline gelecektir.
Bizce (ve birçoklarınca) tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden biri, giderek en iyisi olan Stanley Kubrick’in ölmeden önce projelendirdiği bilimkurgu filmi “Yapay Zeka” (Artificial Intelligence: AI), 2001’de Steven Spielberg’ün ellerinde tabii ki ‘farklı’ bir yapıma dönüşür. Ama Kubrick ve Spielberg zekalarının buluşması, yeni ve alabildiğine çarpıcı bir bileşimi de beraberinde getirir bu filmle. Sonraki filmi “Azınlık Raporu”yla (Minority Report) bir kez daha bilimkurguya el atan, ama bu aşamada aksiyoner tavrına ağırlık veren Spielberg, Philip K. Dick’ten uyarladığı yapıtıyla geleceğin dünyasına dair ilginç saptamalarda bulunmayı da ihmal etmez. Tom Cruise’la çalışmaksa oyuncu yönetiminde yeni bir deneyime doğru taşır onu. Belki de Stanley Kubrick ustanın çalıştığı bir aktörle yola çıkmanın ‘doğru’ olduğunu düşünür. Ve bizce yanılmaz…
Steven Spielberg’ün 2002 ve 2004 yıllarında gösterime giren iki filmi “Sıkıysa Yakala” (Catch Me If You Can) ve “Terminal” (The Terminal), onca ağırlık altında yorulmuş bir sinemacının ipuçlarını verir. Biraz ‘hafifleme’ ihtiyacının doğurduğu filmler gibi görünür bunlar. İkisi de gerçeklerden beyazperdeye yansımasına karşın, masalsı atmosferleri ve ‘hafif’ yapılarıyla öne çıkarlar. 2005’te gösterime giren iki filminden ilki olan H.G. Wells uyarlaması “Dünyalar Savaşı” (War Of The Worlds) da bu izlenimi kıramaz ve yönetmenin üzerindeki ‘metal yorgunluğu’nu derinden hissettirir. İkinci film “Münih” (Munich) ise Spielberg sineması için tam bir ‘silkinme’ anlamı taşır. ‘Ciddiyet’tir artık onun yönü belli ki, ‘gerçekler’le teşrikimesaiden vazgeçmemesi gerekiyordur sanki!
2008’de “Indiana Jones” serisine devam etme kararı alır ve “Indiana Jones Ve Kristal Kafatası Krallığı”yla (Indiana Jones And The Kingdom Of The Crystal Skull) hem kendisinin hem de Harrison Ford’un ‘yaşlandıkları’nı belgeler. 2011’e iki film sıkıştırır Spielberg. İlki, Hergé’nin meşhur çizgi karakterini beyazperdeye taşıyan eğlenceli animasyon “Tenten’in Maceraları” (The Adventures Of Tintin); ikincisiyse 1. Dünya Savaşı hikayesi anlattığı “Savaş Atı”dır (War Horse). İkisi de belli bir düzeyin üzerindedir, ama artık ‘başyapıt’ tadında bir şey çıkaramayacak gibidir yönetmen. Ertesi yıl kadrajımıza giren “Lincoln” ile “Fazla konuşmayın!” der sanki, Abraham Lincoln üzerine sağlam bir hikaye anlatır bize. Başroldeki Daniel Day-Lewis de Oscar’la taçlandırılır.
Şimdiyse Steven Spielberg sinemasında ‘Soğuk Savaş’ rüzgarları estiren “Casuslar Köprüsü” (Bridge Of Spies) var karşımızda. Coen’lerin senaryo katkısını da arkasına alan sinemacı, bu yılın Oscar’larında ‘favori’ listesine girmesine kesin gözüyle bakılan filmiyle iddiasını gösteriyor bir kez daha. Ve durmaya niyeti yok yönetmenin. IMDb verilerine göre, “Indiana Jones” serisinin beşinci halkasının da içlerinde olduğu beş proje görünüyor ufukta. En yakın olansa, 2016’da gösterime girmesi planlanan Roald Dahl uyarlaması “The BFG”. Ne diyelim, yolu açık olsun! Bıkmayız biz Spielberg filmi izlemekten…
İkisi de oyuncu olan Amy Irving ve Kate Capshaw’la iki evlilik eskiten, ikisi evlatlık olmak üzere altı çocuk sahibi olan sinemacının yönetmenlik dışında da sinema sanatına katkıları büyük. “Kötü Ruh” (Poltergeist), “Gremlinler” (Gremlins), “Geleceğe Dönüş” (Back To The Future), “İçimde Biri Var” (Innerspace), “Masum Sanık Roger Rabbit” (Who Framed Roger Rabbit), “Düşler” (Dreams), “Taş Devri” (The Flintstones), “Siyah Giyen Adamlar” (Men In Black), “Canavar Ev” (Monster House), “Atalarımızın Bayrakları” (Flags Of Our Fathers), “Iwo Jima’dan Mektuplar” (Letters From Iwo Jima), “Transformers”, “Super 8” gibi unutulmazlara yapımcı kimliğini yansıtan Spielberg, “Er Ryan’ı Kurtarmak”tan yola çıkarak projelendirdiği televizyon dizisi “Kardeşler Takımı”na (Band Of Brothers) da prodüksiyon katkısını esirgememiştir. Video oyunlarının en popülerlerinden biri olan “Medal Of Honor”ın da yaratıcısıdır usta sinemacı. Savaş, özellikle de 2. Dünya Savaşı üzerine zaafını her şekilde su yüzüne çıkarmaktan çekinmez. Gelecekte de bu konuda yeni hamleler bekleyebiliriz ondan…
Tüm ‘ticarilik’ tartışmalarının ortasında olmasına karşın sinema sanatına yadsınamayacak bir renk kattığı kabul edilen Steven Spielberg, teknolojinin sinemaya katkısını en üst düzeye çıkarması, masalsı olmaya yakın anlatımını sonuna kadar savunması, cesaret isteyen projelere gözünü kırpmadan girmesi, sinema yapma iştahını her daim koruması, fiktif konulara olduğu kadar gerçek öykülere de olan hakimiyeti, seyirciyle kurduğu olağanüstü bağ, oyuncularına sahiplenmesi ve onları yönetmedeki rahatlığı, teknik ekibiyle olan uyumu, 70’ine gelmesine rağmen ‘hınzır’ bakışını hiçbir zaman kaybetmemesi, ‘demokrat’ oluşu, jenerikten son yazılara kadar geçen film süresini en iyi şekilde değerlendirmesi, ticari zekası ve de en önemlisi geleceği (sinemanın geleceği tabii) görme gibi bir yetiye sahip olmasıyla 20. yüzyılın son çeyreğine damgasını vuran bir sinema adamı. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde de onun sinema sanatındaki varlığını fazlasıyla hissediyoruz.
“Seyirciyi düşünerek film çekerim, zira ben de bir seyirciyim” diyerek sinemaya bakışını net bir dille özetliyor Steven Allan Spielberg. Bunun üzerine söyleyecek pek bir şey kalmıyor doğal olarak!

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
27 Kasım 2015 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar