Etiketler

, , , , , , , , ,


Not: 9/10
1976 İngiltere, 139 (119) dk.
Yönetmen: Nicolas Roeg
Oyuncular: David Bowie, Rip Torn, Candy Clark, Buck Henry, Bernie Casey, Jackson D. Kane

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Yıldız Adam / Starman (1984)
Yönetmen: John Carpenter

WALTER Tevis’in 1963’te, yani henüz yazar 35 yaşındayken yayımlanan romanı “Dünyaya Düşen Adam”ın (The Man Who Fell To Earth) bizi buralara kadar getireceğini kim tahmin edebilirdi ki! Türkiye’deki 2014 tarihli baskısının kapağındaki David Bowie’nin Thomas Jerome Newton performansıyla akıllara kazınan 1976 yapımı Nicolas Roeg başyapıtı, 50 yılı aşkın bir süre önce yazılan bu metni ölümsüzleştiren en temel eser kuşkusuz. Bilimkurgusal altyapısını dramatik derinlikle de destekleyen, vaktiyle bir tür Soğuk Savaş alegorisi olarak da değerlendirilen roman, filmle bambaşka bir boyuta sıçramayı da başarmıştı. Robert Wise’ın “Uçan Dairenin Esrarı”yla (The Day The Earth Stood Still) mükemmel bir şekilde açtığı kanalı iyice genişleten film, bir uzaylı aracılığıyla insanoğlunu sanık sandalyesine oturturken, öte yandan da bir aşk hikayesinin gelgitlerine hapsediyordu bizi.
“Dünyaya Düşen Adam”, susuzluk nedeniyle yok olmaya yüz tutan gezegeninden, karısı ve iki çocuğunu geride bırakarak yeryüzüne ‘düşen’ Thomas Jerome Newton’ın (David Bowie) dramına ortak ediyor izleyiciyi. Gelişmiş uzaylı teknolojisinin nimetleriyle hızla zenginleşen ve bir teknoloji imparatorluğu kuran ‘yabancı’, kem gözlerin dikkatini de üzerine çekiyor haliyle. Rastlantısal bir şekilde karşısına çıkan Mary-Lou (Candy Clark) ise onun ‘dünyalı aşkı’ kimliğiyle hikaye içindeki yerini alıyor. Thomas Jerome Newton’ın dünyalılar tarafından kapana kıstırılması ise uzaylının yeryüzü macerasını tam bir kabusa dönüştürüyor. Üzerinde yıllarca sürecek deneyler yapılıyor, dört duvar arasında geçen ‘konforlu hapislik’le umudu elinden alınıyor. Yıllar, çevresindekileri ‘yaşlı insanlar topluluğu’na çevirirken, o hep ilk günkü gibi ‘genç’ kalıyor, varlığıyla insanoğluna meydan okumayı sürdürüyor. Ve geride bıraktığı karısı ve iki çocuğunu hiç unutmuyor…
Bu hikaye, insanoğlunun yaşattığı bir trajedinin ipuçlarını veriyor bize, tıpkı çağlar boyunca yaşatılan gibi. Her fırsatta ‘yok etme’ içgüdüsünü harekete geçiren insan, Thomas Jerome Newton’ın yeryüzünde geçirdiği/geçireceği süreyi de bu içgüdüyle karartıyor. “Burası bizim dünyamız, burada bizim borumuz öter” demeyi alışkanlık haline getirmişiz ya, ona da bunu en acı biçimiyle göstermeyi ‘hak’ olarak görüyoruz bu hikayede, tıpkı “Uçan Dairenin Esrarı”nda bizi uyarmaya çalışan Klaatu’ya yaptığımız gibi. Filmin başlarında, yüzüğünü (yüzüklerinden birini) sattığı dükkandaki kadının, “20 dolar… Ya alırsın ya da uzarsın” derken gösterdiği ‘insanlık’, bu hikayenin anahtarı belki de. Faşizmi hayatın her alanına sokmuş insan, tabii ki Thomas Jerome Newton’a torpil geçmeyecek ve ‘vahşi güzel’ yüzünü göstermekten sakınmayacaktı!
Thomas Jerome Newton karakteri için David Bowie’nin seçilmiş olmasıysa “Dünyaya Düşen Adam”ın değerini katlayan unsurların başında geliyor kuşkusuz. Bir ‘uzaylı’ olduğuna inandığımız Bowie, karakteri canlandırırken pek de zorlanmışa benzemiyor çünkü. Her hali ve tavrıyla bir ‘yabancı’ havası taşıyan sanatçı, hikayenin bütün aşamalarında bu özelliğini sergilemekten geri durmuyor. Thomas Jerome Newton’ın trajedisini çok daha ‘anlamlı’ kılıyor onun varlığı. Özellikle Mary-Lou ile ilişkisinin boyutunu (ya da boyutsuzluğunu) da bu resim belirliyor, David Bowie’nin ‘insan üstülüğü’ karar verici makamına oturuyor. Onun karşısındaki/yanındaki insanlara can veren Rip Torn, Candy Clark, Buck Henry, Bernie Casey gibi oyuncular da hikayenin rotası içinde etkili performanslar sergileyip filmi ‘tutuyorlar’. Her bir karakterin hayatını değiştiren Thomas Jerome Newton, kendi trajedisini yaşarken onları da bambaşka bir trajedinin göbeğine bırakıyor, ki filmin çatışma duygusunu kışkırtan da bu oluyor temelde.
Bir ‘umut’ için ‘dünyaya düşme’ tercihi, Thomas Jerome Newton’ı yeryüzünün acı gerçekleriyle karşı karşıya bırakırken, ‘umuda yolculuk’ da bir tür ‘geceyarısı ekspresi’ne evriliyor hikayede. Kendi cehenneminden kaçarken başka bir cehennemin kapıları açılıyor ardına kadar, kendi dünyasından çok daha ‘vahşi’ bir görünümde olan. “Otomatik Portakal”da (A Clockwork Orange) Alex’e uygulanan ‘ıslah programı’na benzer bir hoyratlığa maruz kalan uzaylı, ‘kayışı koparmadan’ bu tuzağı atlatıyor belki, ama ‘taşına toprağına kurban’ bir gezegende olmadığını, burada her türlü ‘asimilasyon’ hamlesinin geçer akçe gibi görüldüğünü de idrak ediyor. Bir ‘öteki’ olarak düştüğü yeryüzüne hapsolup teslimiyet bayrağını çekiyor, yapabileceği fazlaca bir şey olmadığından. ‘Nazikçe’ hırpalanan bedeni ve ruhu yırtılıyor bir süre sonra, yeniden yamanması mümkün olmayacak bir şekilde…
Nicolas Roeg, “Dünyaya Düşen Adam”la kariyerinin zirvelerinden birine ulaşırken, kameramanlıktan gelme olduğunu belgeler bir görüntü hassasiyeti de sergiliyor. Anthony Richmond’ın görüntü çalışması, hem her iki gezegeni hem de ‘ortasını’ şiirsel bir bütüne kavuşturuyor. Thomas Jerome Newton’ı hedef alan ‘cadı avı’ndan geriye kalanlar, bu görüntülerle çok daha çarpıcı bir netliğe erişiyor. Hikayenin politik/sosyolojik işaretlemeleriyse Walter Tevis’in romanını bir tık yukarı taşıyan Paul Mayersberg imzalı senaryoyla yüzümüzü yakıyor, gözlerimizi kör eden bir parlaklığa ulaşıyor. David Bowie ise ‘ölümsüzlük’ün nasıl bir şey olduğunu en çok da “Dünyaya Düşen Adam”daki Thomas Jerome Newton performansıyla gösteriyor.

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
15 Ocak 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

TheManWhoFellToEarth
David Bowie

Reklamlar