Etiketler

, , , , , , , , ,


Not: 8/10
1991 Fransa-Polonya-Norveç, 98 dk.
Yönetmen: Krzysztof Kieslowski
Oyuncular: Irène Jacob, Philippe Volter, Wladyslaw Kowalski, Claude Duneton, Jerzy Gudejko

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Kör Talih / Przypadek (1987)
Yönetmen: Krzysztof Kieslowski

SAYGI dediğinizde, aynı zamanda Krzysztof Kieslowski de demiş olursunuz. Bu kavram, Polonyalı ustayla özdeşleşmiş durumdadır, onun hem şahsını hem de sinemasını içtenlikle kucaklar. 1960’ların ikinci yarısında başlayıp 1990’ların ortasına kadar, yani ölümüne kadar süren kariyeri, sinemasal anların yoğunluğu bir yana, içerik seçimlerindeki ‘doğruluk payı’yla da saygıyı fazlasıyla hak eder. Üstat, içeriğinin nüvesine sızdırdığı ince ayrıntılar ve karakterlerinin yüz hatlarına odaklanan bakışıyla da ‘çok özel’ bir sinemacıdır kuşkusuz. Tabii ki ‘vicdan’ denen ve insan kalmanın vazgeçilmezi olan erdemle bütünlenmiş dünyası belirler onun bu bakışını. Ayrıntılara gömülürken vicdanının sesini dinler, karakterlerine yaklaşırken bu kavramın işaret ettiği doğrular ışığında eylem planını oluşturur.
En doğrusu diye bir şey yoktur aslında Krzysztof Kieslowski sinemasında. Az ama öz filmlerini önyargıdan uzak biçimde şekillendirirken, giderek genişleyen, daha doğrusu evrenselleşen bir çatı kurmayı ihmal etmez, bu çatının altına yerleştirdikleriyle ‘insan sevdası’nın özüne ulaşmayı başarır. “Kör Talih”ten (Przypadek; 1987) köklerini “On Emir”den alan “Dekalog”lara (1989-1990), “Veronique’in İkili Yaşamı”ndan (La Double Vie de Véronique; 1991) Fransız bayrağının renklerine bambaşka anlamlar katan “Renkler Üçlemesi”ne (Trois Couleurs; 1993-1994) uzanan yolda, hiçbir zaman ‘soğuk’ bir bakış yoktur onun kadrajında. Alabildiğine ‘kişisel’ anlardan evrensele doğru yol almanın tarifini yapar her hamlesinde. Bir bakış, bir dokunuş, bir kelime, bir nesne, küçük bir jest, her şey onun sinemasının ‘öze dönük’ yapısını tanımlamak için vardır.
Nedenler ve nasıllar üzerine ‘ders’ vermez Kieslowski, seyirciye bırakır sorgulamayı. Ortaya koyduğu hikâyenin içine yerleştirdiği yığınla ayrıntıyı bir tür ‘kanıt’ olarak sunar ve seyircinin vicdanını da ‘jüri’ olarak kullanır. Jüri, aslında kendisini yargılamaktadır onun filmlerini izlerken, bunun pek de farkına varmadan. Gördüğü bütün ayrıntılardan ya da karakterlerin yolculuklarından kendine pay çıkardığını bilmeden yürür, ama finale geldiğinde yediği ‘tokat’la her şeyi idrak eder. Kimi zaman ‘huzur’la ayrılır salondan, kimi zamansa büyük bir ‘utanç’la. Bazen ‘aşk’ın onu yönlendirdiğini fark eder, bazen de ‘nefret’in. Vicdansa bu resim içinde en belirleyici olandır, seyircinin her daim tutunduğu daldır. Kieslowski’nin labirentinin içinde debelenirken onun ayakta kalmasını sağlayan kavramdır vicdan. Merkezdeki peynire ulaşıp ulaşamayacağı önemli değildir artık, ‘birey’ olabilmenin erdemiyle yüzleşmektır amaç…
İstediğiniz kadar direnin, Kieslowski sinemasının sizle kurduğu ilişkinin samimiyetinden kaçamazsınız, ki yönetmenin başyapıtlar külliyatının müstesna eserlerinden “Veronique’in İkili Yaşamı” da bir istisna değildir. 1991 tarihli bu çalışma, özellikle Weronika ve Véronique’i aynı hassasiyetle canlandıran Fransız aktris Irène Jacob’un iki karakteri de sırtlayıp götüren performansıyla akıllara kazınır. Jacob, Kieslowski’nin bir bütüne hizmet eden ‘ikili hamle’sine öyle bir tutunur ki, hikâyenin talep ettiği ‘devamlılık’ın bir an bile aksadığına şahit olmayız.
Soluk benizli bir genç kızdır hikâyedeki ilk kahramanımız Weronika, Polonya’nın bağrında yaşayan. Aşkı içine çekercesine hisseden, çevresine ışık saçan, hayat dolu bu kız, doğal bir ‘soprano’ yeteneğine sahiptir. Bir üstat tarafından keşfedildiğinde hayatı da değişir, müziğin ona emrettikleriyle yaşamaya başlar. O kadar yüreğinden kopup gelmektedir ki dudaklarından dökülen ezgiler, bir konser sırasında o hassas yüreği dayanamaz ve sonsuzluğa intikal eder. Kısacık hikâyesi sırasında bir turist otobüsünde ‘kendisini gördüğünü’ düşünür, babasına da “Yalnız hissetmiyorum” der. Bu hissediş, filmin genel çerçevesini de belirleyen şey olacaktır.
Elemle kapattığımız Weronika’nın hikâyesinin ardından sıra Fransız eşi Véronique’e gelir. Evet, Weronika’nın tıpatıp aynısıdır Véronique. O da aşkı kısıntısızca yaşar, duygularını dışavurma konusunda sınırsızdır. Sadece bir kez gördüğü bir adama âşık olur ve onun izini takip etmeye karar verir. Aşkından o kadar emindir ki ipuçlarını değerlendirirken bir an bile tereddüt etmez. Ve amacına ulaşır, en azından adamı bulur ve karşısına geçer. Adamın tepkisi düş kırıklığı yaratsa da onda, tıpkı Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sındaki gibi, adamı kendisini sevdiğine ‘inandırır’, hem de deli gibi değil ‘aklı başında’ olarak. Véronique’in de babasına söylediği “Yalnız hissediyorum” cümlesiyse Weronika’da olduğu gibi kilit önem taşır bu hikâyede.
Veda etmek gibidir bir yandan, öte yandan da buluşmaya benzer “Veronique’in İkili Yaşamı”. ‘İkili yaşam’ metaforunun ikircikli doğası bunu emreder çünkü. Aynı ruh içinde iki uca savrulur, bu uçlardan birine meylederken diğerinin baskısını üzerinizde hissedersiniz. Hayatın özüne ulaşmak için böylesi bir ‘çatışma’yı yaşamaktan başka çaremiz yoktur sanki. Kararlarımız, bizi bir yerden bir yere doğru taşırken karşımıza çıkan engelleri aşma azmimiz test edilir. Weronika ve Véronique’in hikâyesi de böylesi bir ‘test’ üzerinden hayat bulur.
İki hayatı bir bedene hapseden film, aşkın birleştirici/iyileştirici gücünü layıkıyla yansıtırken, birbirinin devamı gibi duran iki hayatın kesişme noktasına da özel bir anlam yükler. O turist otobüsü sahnesi ve sonrasında o anın fotoğrafını gördüğümüz sahne, Weronika’nın ‘yalnız olmadığını hissetmesi’ ve Véronique’in ‘yalnız hissetmesi’ni üst üste koyar. ‘Yalnızlık’ ortak paydası, iki ruhun hiç kopmayacak bir bağla tutunmasını sağlar, bir miktar acıyla örülü de olsa…
Yakın plan çekimlerle karakterlerin yüz hatlarına bakmamızın da önünü açar Kieslowski burada. Böylece yalnızca yüzlere değil, onların içinde kopan fırtınalara da hâkim oluruz. Weronika ve Véronique’in, yani Irène Jacob’un yüzündeki her bir mimikle içli dışlı olur, ruhunun yansımasıyla yüzleşiriz. Gözlerinden akseden ‘umut’ ya da ‘umutsuzluk’la ve tabii ki ‘mutluluk’ ya da ‘mutsuzluk’la karşı karşıya gelir, kimi zaman hüzünle, kimi zamansa coşkuyla tepki veririz.
Ortada duran bir ‘mesele’ vardır “Veronique’in İkili Yaşamı”nda. Başta söylediğimiz Kieslowski’nin vicdanıdır o da. Karakterlerine ‘vicdansız’ bir pencereden yaklaşmaz yönetmen, Weronika ve Véronique’in hikâyesini yıpratıp hırpalamaz. Kendi içinde örselense de karakterler, Kieslowski’nin toparlayıcı vicdanı devreye girer ve neredeyse iliklerine kadar inceler karakterleri, oradan da ‘saf insan’ı çıkarıp önümüze atar.
Reddedilecek karakterler değildir Weronika ve Véronique, özdeşleşmekten kaçınacağımız. Taşıdıkları ‘hayat ışığı’na sıkı sıkıya tutunurlar, tıpkı aşklarına tutundukları gibi. Belki bizler, onlar kadar ‘iştahlı’ olamayabiliriz yaşamlarımızda, ama ‘olmak istediğimiz’ bir şeyler bulacağımız ve onlara tutunmaya çalışacağımız da kesindir. Kieslowski’nin bunu didaktik bir rotadan alabildiğine uzakta sergilemesi ise ‘kendiliğindenlik’ katar meseleye, kendi isteğimizle teslim oluruz Weronika ve Véronique’in insanlığına.
Uzun uzadıya anlatılıp çözümlenebilecek, belki bazı şeylerin üzerini defalarca çizebileceğimiz bir film “Veronique’in İkili Yaşamı”. Ancak, bir noktada bazı şeyleri kendi yatağına terk etmek, onun gittiği yolu sadece gözle takip etmek gerekir. Biz de Kieslowski’nin yolunu bu şekilde takip edip kendimize bazı sorular sormakla yetinelim, temeli “İnsan nedir ki?” olan…
Mazisi ol(a)mayan Weronika ve mazisi Weronika olan Véronique’in hikâyesi, bir ağaca dokunmak ve o ağaçtan ‘yaşamın soluğu’nu hissetmek gibidir. O soluk ki, bizi bir sonraki adımı atmaya ve hayatla defalarca tanışmaya itecektir. Yeter ki bu isteğe sahip olalım ve ‘önyargısız’ hamlelerle belirleyelim atacağımız adımları…

Milliyet Sanat dergisinin
Ağustos 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

TheDoubleLifeOfVeronique
Irène Jacob

Reklamlar