Etiketler

, , , , , , , , , , , , , ,


Not: 7/10
2016 Almanya-Hollanda, 112 dk.
Yönetmen: Aslı Özge
Oyuncular: Sebastian Hülk, Julia Jentsch, Hanns Zischler, Sascha Alexander Gersak, Luise Heyer, Lea Draeger, Natalia Belitski, Christoph Gawenda, Atef Vogel

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Rüzgarda Salınan Nilüfer / The Swaying Waterlily (2015)
Yönetmen: Seren Yüce

SAÇTIĞIMIZ ‘kötülük tohumları’nın haddi hesabı yokken ‘ahlâk bekçisi’ kesilmek, tam da bizim fıtratımıza uygun bir şey. Önümüze gelen her şeyi ‘kazanılmış hak’ olarak görüp, başkalarının hayatına ‘gardiyanlık’ yapmak da; suçu sağlıksız beynimizdeki damarlardaki pıhtılara atmak da… Anlayacağınız, ‘kötülük’ o kadar da kaçtığımız bir şey değil, aksine ne kadar yakın olursak kendimizi o kadar ‘iyi’ hissettiğimiz bir şey. Hatta o kadar ‘iyi’ hissediyoruz ki, kötülüğü içselleştirip ‘iyilikmiş gibi’ sunmaya başlıyoruz bir noktadan sonra…
Ezilenlerden ezenlere kadar geniş bir yelpazede yaptığımız araştırma (böyle bir şey yok) şunu gösterdi bize: Yelpazenin her bir santiminde konuşlanan kitleler, diğerlerine olduğu kadar kendi zümresine de acımasız davranıyorlar. Sınıfsal öfke/nefret, tabii ki tetikleyici bir unsur olarak kendini orta yere atıyor, ama ‘sınıf içi’ hak ihlalleri de azımsanamayacak bir orana sahip. Bunların yarattığı ‘acıtıcı’ etkinin sınıfsal çatışma temelli olanlardan çok daha büyük setler çektiğini söylemeye bile gerek yok!
Nadirdir, ‘kötü’ olduğunu kabul edip bunu ‘iyi’yle harmanlayarak ‘doğru’ bir sonuca ulaşanlar. Aslı Özge’nin üçüncü filmi “Ansızın” (Auf Einmal) da ‘nadir olmayan’ bir insan evladını merkeze alarak araştırmamıza ufak bir katkıda bulunuyor. Aslında yönetmen, önceki filmi “Hayatboyu”nda işaretlerini vermişti bu katkının, sonuçların onu bu noktaya savuracağını tahmin edemese de (belki de etmiştir)…
‘İtilenler’ ve ‘çekilenler’ diye basitçe ikiye ayırabileceğimiz insansı yaratıklar, tıpkı bu filmde de gördüğümüz gibi, birbirlerine gelin/damat verme konusunda pek de tereddüt etmeyen bu iki güruhun ‘fluluk’unda bir oraya bir buraya çarparak yollarını bulmaya çalışıyorlar. Aslı Özge, Defne Joy Foster’ın ‘esrarengiz ölümü’nün yarattığı tablodan hareketle projelendirdiği “Ansızın”la bu yaratıkları adeta bir laboratuvara kapatarak üzerlerinde deney yapıyor. Deneyin sonuçları, her ne kadar üzerimizde denenmiş gibi bir izlenim bıraksa da, ‘pişkinlik’ konusunda elimize su dökülemeyeceği için sırtımızı dönüp garbın afakına bakar halde bulabiliyoruz kendimizi.
Seren Yüce’nin “Rüzgarda Salınan Nilüfer”iyle de yakın akrabalık bağları olan “Ansızın”, Almanya’da çekilmiş olmasına rağmen coğrafya ayrımı yapmadan insanoğlunun suratına tüküren bir film. Toplumun katmanları arasında da hiçbir ayrım yapmıyor, hiçbir kitleyi kayırmıyor, hatta bir adım öteye giderek “Topunuzun mezarına tüküreyim!” diyor adeta. Hikâyedeki karakterlere baktığımızda, bu ‘lanet’ten kurtulabilen herhangi bir insana rastlayamıyoruz. ‘Masumiyet’in tüm sözlüklerden çıkarılması gerektiği sonucuna varmak da kaçınılmazlaşıyoruz bizim için.
Erkek/kadın ayrımına da yer yok Aslı Özge’nin ‘cehennem’inde. Evet, başkarakter erkek belki, ama onun eylemleri/fikirleri çatışadursun, çevresindeki her ‘cins’e de arka arkaya tokatlar atılıyor film boyunca. Yönetmen, katmanlar arasında gezinirken ortak paydayı ‘kötülük’ olarak belirlediği için bundan kaçış yok, herkes birikenden payına düşeni alıyor. Sevgili, arkadaş, anne, baba, avukat, ölen kadının kocası ve hatta küçük kızı, herkes ‘soykırım’ suçlusuna dönüşüyor zaman içinde. Küçük kızın neredeyse bir ‘iblis’e dönüştüğü sahne, insanın özüne insen de ‘iyilik’ bulamayacağını işaret ediyor sanki. Çaresiz kılıyor bizi.
Vadesi dolmuş insanlık, “Ansızın”da olanca kifayetsizliğiyle arzıendam ederken, Aslı Özge bir an olsun ‘umut yolculuğu’na çıkarmıyor karakterlerini. ‘Mazeret’ üretmekle mükellef insan, her kötülüğünü bu kavramla açıklamayı tercih ediyor, ‘saflık’ numaralarına yatıyor, kararmış ruhunu afişe edecek açıklar vermemeye çalışıyor, imzaladığı ‘sözleşme’nin maddelerini gizliyor. Yönetmense onun ‘samanaltı dinginliği’nin şifrelerini çözüyor ve seyirciye ‘öfke nöbetleri’ geçirtiyor. Silikleşmiş, parantez içine alınmaktan bıkmış insan, ‘patlama’ hamlesini hem içeriden hem de dışarıdan yapıyor ve Woody Allen’ın “Kahire’nin Mor Gülü”ndeki (The Purple Rose of Cairo) gibi bir ‘etki/tepki’ modeli bekliyor bizi. Perdeden içeri sarkan karakter, “Aynıyız!” diyerek aklamaya çalışıyor kendini ve biz de “Aynıyız!” diyerek onaylıyoruz onu. Aksi takdirde ‘hayattan emekli olmak’ bekliyor bizi zira.
İstediğimiz kadar ‘sevimlilik muskası’ pozları takınalım, kötülükle irtibatımızdan kurtulmamız mümkün değil. “Ansızın”, bu fotoğrafı net biçimde önümüze koyduğu için kimilerince ‘sevilmeyecektir’ kuşkusuz. Kimse aynaya baktığında ‘canavar’ görmek istemez, ‘dünyanın en iyi insanı’na bakmak ister. Aslı Özge’nin filmi, hiçbir anında size ‘iyi’ hissettirmiyor, aksine ‘bütün günahların anası’na dönüşüyorsunuz giderek. Ayağınızın altındaki zeminin kayıp gittiğine şahit oluyor, sonsuz boşlukta ‘salınan bir nilüfer’den hallice bir ruh haline saplanıp kalıyorsunuz.
Yıpratıcı bir deneyim olduğu kuşkusuz, “Ansızın”ı izleme sürecinin. Farkındaysanız (tabii ki farkındasınız), bu yazıda karşınıza filmin hikâyesine dair pek bir şey çıkmadı. Bunun nedeni, filmin kayda değer bir hikâyesi olmaması değil kesinlikle. Aslı Özge, özenle oluşturduğu atmosferi tutarlı bir bütüne kavuşturma konusunda epeyce yetkin bir görünüm sunuyor ve hikâyesinin ayrıntıları arasında gezinirken ‘kolaycı’ bir yöntem belirlemiyor. Belki biraz ‘sert’ giriyor bize, ama anlattığı hikâye de çok uygun bu sertliğe. Köşe kapmaca oynamıyor filmin hiçbir anında, bulmaca çözmeye de yöneltmiyor seyirciyi. Bir adam, bir eylem/eylemsizlik ve bir çevreden ibaret resmi ‘bozuyor’. Herkesin ‘mükemmel’ sandığı bu resmin bozulması/kazınması gerek çünkü.
“O gece, her şeyi değiştirdi!” diye bir slogan da bulunabilirdi “Ansızın” için, yüzeyden baktığınızda ‘doğru’ da görünebilirdi bu. Ama o gece değişen hiçbir şey yoktu aslında, var olanı ‘görünür’ kılmaktan başka bir şey değildi o gecenin değiştirdiği. Evet, hikâyeye dair birkaç işaret fişeği de bıraktık buraya. Başka da yapabileceğimiz bir şey yok! Bu fişekleri takip ederek gideceğiniz patika, sizi Shire’a mı çıkarır, yoksa Mordor’da mı bulursunuz kendinizi, bilemeyiz!
Ruhunu katman katman soyan ve çekirdeğe indikçe ‘tiksinti’yi yüreğimize yapıştıran “Ansızın”, ‘cehennem’i göstermek için Dante’nin tasvirine ihtiyaç duymayan bir film. Çok boyutlu/anlaşılmaz olduğu iddia edilen insanoğlunun aslında ‘tek boyutlu’ bir yaratık olduğunun altını kalınca çizen Aslı Özge, bildiğimiz ama çoğu zaman itiraf etmekten kaçındığımız gerçekliği, tıpkı “Otomatik Portakal”da (A Clockwork Orange) Alex’e yapıldığı gibi ‘zor yoluyla’ sokuyor gözümüze. Başka türlü ‘kabullenmek’ mümkün değil çünkü bu argümanları. Biz de insanız sonuçta!
Uzun adımlarla, hatta koşarak kaçılması gereken bir film bu. “Bize bizi anlatmak Aslı Özge’ye mi düşmüş!” diye küfrederek kaçarken adımlarınızın yavaşladığını gördüğünüz, nefesinizin tükendiğini hissettiğiniz anda ‘ansızın’ içinde buluverebilirsiniz kendinizi yeniden, ki en büyük ‘tehlike’ de bu bizce. Hele ki “Ne yaptım ki ben!” diye sorgulamaya başlarsanız varlığınızı, çorap söküğü gibi gelir arkası. İyisi mi gitmeyin siz bu filme, konforlu kötülüğünüzün tadını çıkarın!
Madem “Yüzüklerin Efendisi”nin (The Lord of the Rings) finali gibi bir yazı oldu bu, her paragrafta biter gibi oluyor ama bitemiyor, bir paragraf daha eklemekte sakınca yok… Okuyana eziyet diye düşünmeyin lütfen; yazar, ‘kötü olma hakkı’nı burada kullanmaya karar vermiş. Aslı Özge, “Ansızın”daki karakterlerini soyarken yazarı da ‘çırılçıplak’ bırakmış belli ki… Bitti…

Beyazperde’de (beyazperde.com)
14 Ekim 2016 tarihinde yayımlanmıştır.

allofasudden
Sebastian Hülk

Reklamlar