Etiketler

, , , , , , , , ,


Daniel Defoe

‘Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe’nun 1665’te Londra’yı kasıp kavuran veba salgınını ‘amcasının tanıklığı’ üzerinden anlattığı eseri ‘Veba Yılı Günlüğü’, belgesel izlermiş gibi okunan ve ‘gerçeklik algısı’yla üzerimize abanan ‘romansı’ bir metin.

CASUSLUK da dahil olmak üzere birçok ‘iş’in altından başarıyla kalkan Daniel Defoe, bizim daha çok ‘Robinson Crusoe’ vesilesiyle bildiğimiz bir yazar. 17. ve 18. yüzyıl Londra’sında kalem oynatan Defoe’nun ‘İngiliz roman’ geleneğinin öncülerinden olduğu da bildiğimiz bir gerçek. Kaleminin ‘mükemmel’ olduğunu söylemek zor belki, ama açtığı yoldan giden takipçilerin sayısı göz önüne alındığında bunun pek de bir önemi kalmıyor.
Yazarın 1722’de yayımlanan ve hâlâ ‘kurmaca’ olup olmadığı konusunda tam bir fikir birliğine varıl(a)mamış eseri ‘Veba Yılı Günlüğü’ (A Journal of the Plague Year) ise okunduğunda tüyleri diken diken eden bir gerçeklik algısı yaratıyor. Bu algıyı yaratması da tesadüfi değil kuşkusuz; Defoe’nun amcası Henry Foe’nun (kitabın sonundaki H.F. imzası da bunu destekliyor) günlüklerinin toparlanmasıyla ete kemiğe büründüğü söyleniyor bu metnin. Hal böyle olunca, hem ‘kurmaca tartışması’ hem de ‘gerçeklik algısı’ yerli yerine oturuyor.
En nihayetinde ‘roman’ olduğu yönünde bir fikre tutunmuş uzmanlar, dolayısıyla biz de ‘Veba Yılı Günlüğü’nü bir ‘romanmış gibi’ okuduk. Yani Daniel Defoe’yu burada bir ‘editör’ olarak değil, ‘yazar’ kimliğiyle benimsemeyi tercih ettik.
‘Veba Yılı Günlüğü’, adından da anlaşılacağı gibi, 1665’te Londra’yı kasıp kavuran veba salgını ‘tanıklığı’ üzerinden yürüyen bir yapıya sahip. Elimizdeki metin, kenar mahallelerden başlayarak kenti sarıp sarmalayan bu salgının anatomisini çıkarıyor adeta. Hali vakti yerinde olmasına karşın ağabeyini dinlemeyip Londra’da kalan ‘anlatıcı’nın tanıklığı, kentin yüreğini delip geçen ‘canavar’ın olanca kıyıcılığını gözler önüne seriyor. Bazı olayları doğrudan kendi gözünden aktaran ‘günlükçü’, bazılarını da güvendiği kişilerin anlattıklarıyla yaşatıyor bize.
Dedik ya ‘Günlük’ diye, doğal olarak dağınık bir yapısı var metnin. Bölümlenmemiş olmasına karşın epizodik bir anlatım öne çıkıyor ve vebanın Londra ahalisine ettiğini ‘parçalar’ halinde gözlemliyoruz. Otoritenin doğruları ve yanlışları da olabildiğince objektif bir perspektiften yansıyor; resmî makamların salgın karşısında gösterdikleri refleksleri ‘anlamamızı’ kolaylaştırıyor kitap. Zaman zaman önümüze gelen ‘ölüm sayıları’ ise canavarın yarattığı tahribatın boyutlarını görmek açısından kaçınılmaz sanki. Belki metnin ritmini bozuyor bu ‘tablolar’, ama gerekliliğini tartışmaya bile gerek yok!
Daniel Defoe, kitapta küçük hikâyecikler anlatıyor bize. Bu hikâyeciklerde, Londra’nın zengin ve yoksulları arasındaki farkı da netleştiriyor, insanoğlunun ‘insanlık’tan uzaklaştığında nasıl bir ‘şey’e dönüştüğünü de… İçlerinde bir de ‘üç adamın hikâyesi’ var ki, ona biraz daha geniş bir yer ayırıyor yazar. Bu tercihini de şöyle açıklıyor: “Bu öyküye bu kadar geniş yer vermemin sebebi, kentte hastalık azalır azalmaz hemen ortalığa çıkan çok sayıda insanın başına neler geldiğini göstermek.” Gösteriyor da…
‘Veba Yılı Günlüğü’nü bir belgesel izler gibi okuduğumuzu itiraf etmeliyiz, belki biraz da Steven Soderbergh’in ‘Salgın’ (Contagion) filminde yaşadığımız gibi bir gerçeklik algısını da sırtımıza alarak. Ancak bu algının üzerimize bindirdiği yük dayanılır gibi değil; 1665’te Londra’nın bağırsaklarını ortaya saçan ‘cehennem’in günümüz versiyonlarını tahayyül ettiğimizde gözümüzün önüne gelenlere katlanmak çok ama çok zor!

Hürriyet gazetesinin Radikal Kitap ekinin
14 Ekim 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.