Etiketler

, , , , , , , , , , , , , ,


Not: 7/10
2016 Şili-Fransa-ABD, 100 dk.
Yönetmen: Pablo Larraín
Oyuncular: Natalie Portman, Peter Sarsgaard, Greta Gerwig, Billy Crudup, John Hurt, Richard E. Grant, Caspar Phillipson, Beth Grant, John Carroll Lynch, Max Casella

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Morg Görevlisi / Post Mortem (2010)
Yönetmen: Pablo Larraín

ŞİLİ’YE yaptıkları yetmedi, şimdi de Amerikan semalarına el attı Pablo Larraín. El attığı her hikayeye ‘özel’ dokunuşlarıyla hayat bağışlayan Şilili yönetmen, kendini ‘vicdan’ın şefkatli kucağına teslim etmiş sinemasının giderek büyüyüp devasa boyutlara ulaşmasına engel olamıyor!
‘Taşa can veren’ Pablo Larraín sineması, “Jackie”yle Amerikan tarihinin ‘gölgelerin ardına saklanmış’ vakalarından birine, Başkan John F. Kennedy’nin katledilmesine eğiliyor bu kez. Adından da anlaşılacağı gibi, ‘first lady’ Jacqueline Kennedy’nin haletiruhiyesi üzerinden kuruyor atmosferi Larraín, Noah Oppenheim’ın ‘soğukkanlı’ senaryosunun da yardımıyla. Ancak bu atmosfer, Jackie’nin yüzü ve eylemleri aracılığıyla ‘Amerikan halkı’yla kurulan bir köprüye dönüşüyor giderek. ‘Ağıt’ mı, evet, ama bu ağıttan ‘kişiye özel’ bir sonuç çıkarmıyor Larraín, bireyden yola çıkarak bütün bir ulusu kapsayan verilerle donatıyor kaynağını.
Defalarca ele alınmış, komplo teorileriyle iyice deşilmiş, neredeyse lime lime edilmiş mevzuya farklı bir açıdan bakabilen “Jackie”, bu bakışın köklerini gene Pablo Larraín’in sinemasından alıyor. Yönetmenin “Pinochet Üçlemesi”nin, özellikle de ikinci film “Morg Görevlisi”nin (Post Mortem) bunda payı büyük kuşkusuz. “Morg Görevlisi”nde Salvador Allende’nin cesedine yapılan otopsiyle Şili insanının kapanmayan yarasını hatırlatıp onu iyice kanırtıp kanatan Larraín, bu ‘zorlayıcı’ yolla bir ulusun hafızasının silinemeyeceğini de vurguluyordu. Benzer bir yöntemle yaklaştığı “Jackie”de ise Kennedy suikastının silinmesi mümkün olmayan izlerini daha da görünür kılıyor yönetmen. ‘Aracı kurum’ olarak kullandığı Jacqueline Kennedy’nin bedeni ve ruhu da Amerikalıların hafızasını temsil ediyor burada. ‘Hatırlamak’, insanoğlu için çok zor belki, hatta çoğu zaman imkansız, ama bedenine saplanan iğnelerin rahatsız ediciliğinden de kaçış yok. İlk iğneyle uyanmasan da sonraki darbelerle kendine gelmen kaçınılmaz!
“Jackie”yi izlerken yüzeyde görünen Jacqueline Kennedy portresi, aslında kabuğun kaldırılıp içine bakılmasını sağlayacak kadar ‘derin’ değil. Dolayısıyla biyografik bir film olarak değerlendirmek de mümkün değil “Jackie”yi. Evet, Natalie Portman’ın neredeyse kusursuz bir ‘first lady’ portresi çizdiği, onu ikinci Oscar’ına çok yaklaştıran bir performansa ulaştığı aşikar, ancak bu başarının filme ‘biyografik’ bir yapı kazandırmadığını söylemeliyiz. Merkez karakter Jacqueline Kennedy gibi görünse de, tıpkı “Morg Görevlisi”nde Salvador Allende’nin yaptığı gibi burada da John F. Kennedy bu rolü üstleniyor. Gitmesek de görmesek de o ‘karakter’ belirliyor bütün akışı, hikayenin duygusunu belirliyor, filmin her karesine nüfuz ediyor.
Pablo Larraín olmasaydı filmin yönetmeni, ‘cilalı taş devri’ misali bir parlatma niyeti ön plana fırlayabilir ve hikayeyi değilse de ‘duygu’yu şirazesinden çıkarabilirdi. Geçen yıl izlediğimiz “The Club”da (El Club) aynı hissiyatı yaşamış, aslan payını ‘günah’ın içselleştirilmesine aracı olan yönetmene vermiştik. “Jackie”de de Pablo Larraín damgası baskın unsur olarak kendini gösteriyor, ilk defa Şili sınırlarının dışına çıkmış olsa da. Birçok sinemacının Amerikan sularına daldığında kolayca battığını görmüştük, ama Larraín’de böyle bir ‘çaresizlik’ yok. Aksine, Amerikalılara “Sizi en iyi ben anlatırım, anlamak isterseniz” diyerek rengini belli ediyor yönetmen. Mica Levi imzalı müzik çalışmasının ‘yabancılaştırıcı’ etkisini de bu renge katmayı başaran Larraín, ‘tanımlanamayan nesne’ye yaklaşırken ona ‘dokunmadan’ işini hallediyor, mesafesini filmin her anında koruyor. Kimi zaman iyice yaklaşıyor, kimi zamansa neredeyse görülemeyecek kadar uzaklaşıyor odaktan, seyircinin algısıyla oynama riskini de göze alarak. Bu gelgitler, tıpkı Jacqueline Kennedy’nin temsil ettiği ‘Amerikan ruhu’nda olduğu gibi çalkalıyor hikayeyi, giderek kendinden geçiriyor.
Jacqueline Kennedy’nin soğukkanlı ‘strateji’sinin etkisiyle “Jackie”yi bir karakteri ‘itme’ denemesi olarak görmek de mümkün olabilirdi. Ancak, bu stratejinin temsil ettiklerini süzmeye başladığımızda, aslında karakterin ‘kendisi hariç herkes’ için bir eylem planı ortaya koyduğunu görebiliriz. Burada, yüzeyde seyreden ‘herkese karşı tek başına’ profilinden ziyade, ‘herkesi tek başına kılma’ motivasyonunun öne çıktığını söylemek mümkün. Jackie’nin ‘hatırlayarak’ yaşadığı irkiltici sukunet, ‘kaos’ benzeri bir dağınıklık içindeki ülkenin durup düşünmesini de sağlıyor bir yandan, çevresindekilerle birlikte. ‘Ağıt’ın kargaşadan beslenmediğini, gücünü ‘sessizlik’ten aldığını da vurguluyor aynı zamanda.
Ölmüş kocasının parçalanmış kafatasından fırlayan beyin parçalarını elleriyle yerine sokmaya çalışan bir kadının bu kadar ‘sakin’ kalabilmesinin anahtarı da bu ‘toplumsal ağıt’ belki. Kendi dünyası, tıpkı kocasının beyin parçaları gibi tümden dağılmış olsa da, gelecekte ‘hatırlanacak’ olanın kendisinin yaşadığı trajediden ziyade ‘o anlar’ olacağını bilen bir kadın o, belki de ‘ezberlenmiş bir refleks’le. Kucağında yatan ölü bedenin ona emrettikleriyle uyguluyor planını, ‘varlar ve yoklar’dan bir an olsun nasiplenmeden. Var olması gereken korkular, endişeler, kuşkular, soru işaretleri ‘yok’ onun için, en azından o an içinde bulunduğu durumda. Gelecek, ona bir ‘görev’ vermiş ve o da bunun için sarf ediyor kalan son enerjisini…

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
20 Ocak 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

jackie
Natalie Portman

Reklamlar