Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , ,


Not: 8/10
2016 ABD, 111 dk.
Yönetmen: Barry Jenkins
Oyuncular: Trevante Rhodes, André Holland, Naomie Harris, Mahershala Ali, Janelle Monáe, Ashton Sanders, Jharrel Jerome, Alex Hibbert, Jaden Piner, Patrick Decile

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Çocukluk / Boyhood (2014)
Yönetmen: Richard Linklater

ÖZGÜRLEŞMEK, her insanın düşlerini süsleyen, ona ulaşmak için gemileri yakmayı göze aldığı, ‘karardığı’ her anda beklentisiyle bile ruhunu aydınlatabilen bir kavram. Ama herkese nasip olmuyor ne yazık ki! Hissetmek, beklemek, sabretmek, efor harcamak, hatta ‘dağları delmek’ gerekiyor özgürleşebilmek için. Çığlığınızın içinize gömüldüğü her dakikaya hükmediyor aslında bu kavram, peşine başkalarını da takarak. Çocukluğunuzdan itibaren yüreğinize saplanmış bir hançere dönüşüyor kimi zaman, bazen de ‘yetişkin’ yıllarınızda çekiyor sizi bol cevherli damarlarına. ‘Hafıza’nın görkemli besleyicisi ‘aşk’ ise özgürleşmenin anahtarı oluyor çoğu zaman, dimdik çıkıyor yalnızlığın karşısına. Yalıtılmış, yabancılaşmış, uzaklaşmış olsanız da tutuyor sizi, en sıcak renge, ‘mavi’ye dönüştürüyor…
Barry Jenkins, ikinci filmi “Ay Işığı”yla (Moonlight) neredeyse ‘ermiş’ bir sinemacı kıvamına ulaşıyor, bahsettiğimiz ‘özgürleşme’nin insan ruhundaki gelişimini mükemmelen aktararak. Tarell Alvin McCraney’nin metnini kendi deneyimleriyle örtüştürdüğü senaryosuyla bir ‘büyüme’ hikayesi anlatıyor temelde, ama bu hikayeye öyle dokunuşlarda bulunuyor ki, yüreğinizin ortasına çöreklenmiş duyguları açığa çıkarıyor, yıpranmış ruhunuzu ‘özgürleştiriyor’ bir bakıma. Richard Linklater’ın “Çocukluk”undan (Boyhood) Spike Lee’nin “Torbacı”sına (Clockers), oradan edebiyatın serinliğindeki Stefan Zweig harikası “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu”na (Brief Einer Unbekannten) kadar uzanan bir ‘bütün’le hareket ediyor Jenkins. ‘Bilinmeyen’ bir çocuğun mektubunu okuyor bize, canhıraş çığlıkları duyulmayan, duyulması teklif bile edilemeyen.
Başkarakter Chiron’un üç dönemine odaklandığımız “Ay Işığı”, onun yalnızlığıyla örülü bir dünyaya çekiyor bizi. Uyuşturucu bağımlısı annesiyle birlikte yaşayan ‘Ufaklık’ın hayatını değiştirense ona bir tür ‘babalık’ yapan uyuşturucu satıcısı Juan oluyor. Juan’ın anlattığı bir hikaye de sonraki dakikalarda göreceklerimizin ipucuna dönüşüyor. ‘Mavi’ rengini insanlaştıran bu hikaye, karakterin defalarca doğacağı ‘özgürleşme’ hamlesini de tetikliyor, ona büyüme yolunda bir ‘hedef’ bahşediyor. Bu yola serpiştirilen eşcinselliğe dair işaret fişekleriyse ‘tek başınalık’la mücadele edemeyeceği bir boyuta taşınıyor. ‘Keşif’, hiç de kolay olmayacak onun için, birçoklarının yaşadığı gibi. Tek yakın arkadaşı (ona iyi davranan tek arkadaşı diyelim) Kevin, Chiron’un üç dönemine de damgasını vururken, ‘keşif yolculuğu’nda karaktere hem destek hem de köstek olma özellikleriyle öne çıkıyor, ki ‘aşk’ tam da bu noktada ‘iyi/kötü’ yüzünü gösteriyor. ‘Ufaklık’ın ‘Chiron’a ve sonrasında ‘Kara’ya evrilmesinde karar verici pozisyona oturuyor Kevin. Chiron için varlığı bir dert, yokluğu ‘yara’ anlayacağınız…
“Ay Işığı”nı izlerken hayranlık uyandıran bir yol haritası çıkıyor karşımıza, tabii ki hüznü de yanıbaşında taşıyarak. Bu harita, ‘boğulma’ noktasına kadar gelmiş/getirilmiş bir çocuğun var olma mücedelesiyle anlamlanıyor. Büyürken maruz kaldığı tokatların etkisini derinden hissediyor, onları cebinde taşıyarak sürdürüyor hayatını. Öte yandan, aynı büyüme safhasında gördüğü şefkati de unutmuyor, kafa karışıklığının nedeni ve aynı zamanda sonucu haline getiriyor. ‘Güven’ ki en çok ihtiyacımız olan şey, ama Chiron’u ilk gördüğümüz andan itibaren onun ‘güven eksikliği’ problemiyle boğuştuğunu tespit ediyoruz. Haksız da değil! Güvendiği dağlara hep kar yağıyor zira. Kendi zorlu keşif yolculuğuyla mı uğraşsın, yoksa karşısına çıkan herkesin onu hayal kırıklığına uğratmasına mı yansın, bilemiyor haklı olarak. Ve şöyle diyor: “Kimi zaman öyle çok ağlıyorum ki, büyük bir gözyaşına dönüştüğümü sanıyorum.”
Bu filmde öyle çok ‘kilit sahne’ var ki, hangi birini merkeze alıp ilerlesek bilemiyoruz. Chiron’un çocukluğundan ilk gençliğine ve oradan gençliğine uzanan yolda birçok ‘kırılma noktası’ karşımıza çıkıyor. Ama karakterin üç evresinden birini seçip, oradan yola devam etmek gerekirse, lise çağında bir akşam Kevin’la deniz kıyısında oturdukları ve Kevin’ın ona ‘dokunduğu’ sahneyi tercih ederiz muhtemelen. Finalde de şahane bir şekilde ‘hatırlatılan’ bu an, Chiron’un keşfinin kapılarını ardına kadar açıyor, ona belki daha zorlu ama ‘özgürleştirici’ bir alan sağlıyor. Aşkın tozun dumana karıştığı, önünü görmenin mümkün olmadığı çıkmaz sokaklarına dalmaktansa ‘beklemeyi’ tercih ediyor, sonsuza kadar beklemesi gerekse bile. ‘Yabancı’ olarak sürdüreceği bir hayatın içine atıyor kendini, ama var olmaya başlıyor nihayet!
‘Özgürleşmek’ diye başlamıştık yazımıza, öyle de bitirelim Chiron’un ‘destansı’ hikayesini. Uzun yıllar boyunca içine hapsolduğu ‘oda’nın ona dayattıklarını ‘sahtelik’le örterken, bir yandan da yüreğinin en nadide köşesinde sakladığı ‘aşk’ı taze tutuyor. Belki ona ‘babalık’ eden Juan gibi uyuşturucu satıcısı oluyor, reddettiği şeye dönüşüyor, ama ‘gerçek tetikleyici’ ona “Hello Stranger” dediğinde ‘o an’ın geldiğini düşünüyor ve bilinmeze doğru yeni bir yolculuğa çıkıyor. Son cümleye kadar özgürleştiğini hissetmiyoruz Chiron’un, ama o son cümle her şeye bedel! Tekrar büyük bir gözyaşına dönüşüyor, aşkının kollarında. Ve yeniden ‘Ufaklık’ oluyor, o rahatlatıcı esinti yüzüne çarpıyor, deniz kenarında “Ay Işığı” altında masmavileşiyor. Sırtını çevirdiği insanlığa yüzünü dönüyor yeniden, büyümüş ve âşık Chiron olarak…

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
17 Şubat 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Moonlight
Mahershala Ali, Alex Hibbert

Reklamlar