Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , ,


Not: 8/10
2017 Macaristan, 116 dk.
Yönetmen: Ildikó Enyedi
Oyuncular: Géza Morcsányi, Alexandra Borbély, Zoltán Schneider, Ervin Nagy, Tamás Jordán, Zsuzsa Járó, Réka Tenki, Júlia Nyakó, Itala Békés

BU FİLMİ SEVDİYSEN BUNU DA GÖR!
Benny ve Joon / Benny & Joon (1993)
Yönetmen: Jeremiah Chechik

ILDIKÓ Enyedi’yi uzun yıllar önce İstanbul Film Festivali sayesinde keşfetmiş, ilk filmi “20. Yüzyılım Benim”le (Az Én XX. Századom) ‘değerli’ işaretler verdiğini tespit etme şansına kavuşmuştuk. Aradan neredeyse 30 yıl geçti, biz yaş alırken o da beklemedi ve ‘hayat tecrübesi’ denen elekten geçirdiği sinemasına sağlam tuğlalar koymaya devam etti. 1999’dan bu yana ‘sessizlik yemini’ etmiş gibiydi, ama Berlin’de Altı Ayı’ya uzandığı son filmi “Beden Ve Ruh”la (Teströl És Lélekröl) sessizliğin bünyeyi zorladığının farkında vardığını belgeleyen bir şahesere imza attı, yazıp yöneterek. Çok iyi yaptı, çünkü hikayedeki âşıkların rotasına baktığımızda, ‘yeganelik’ fışkıran bir bütünün içine daldığımızı gördük, bizi iyileştiren, yenileyen…
“Beden Ve Ruh”, hem fiziksel hem de ruhsal açıdan engelli/engellenmiş iki insanın aşk hikayesine açtığı pencereyle özel bir film olduğunu haykırıyor her dakikasıyla.
Başkarakterlerimiz Endre ve Mária, bir mezbahanın iki çalışanı kimliklerine de sahipler aynı zamanda. Bu ortak kimlik, önemsiz bir ayrıntının çok ötesinde anlamları getiriyor peşi sıra. Hayat, ölüm, aşk, rüya, yalnızlık, dışlanmışlık, önyargı; her şeyi potasında eriten bir çatı aslında bu mezbaha. Canlarına kıyılan hayvanların yazgısını ‘insanlaştıran’ hikaye, iki âşığın ‘kurban’ temsiliyetlerini de bu resme yapıştırıyor. Mezbahanın olanca ‘normalliği’ içinde ‘anormal’ bir perspektiften bakıyor iki âşık, aşka kapılarını kapatmış izlenimi de vererek. Belki de hiç açılmamış o kapılar, sonsuzluğa takla attırma fırsatı beklenmiş/bekletilmiş…
Yalnızlığı, yabancılaşmayı daha derinden yaşayan karakter Mária olsa da, Endre’nin de bu kavramlara aşina olduğu ve başka bir boyuta geçme fırsatını geri tepmek istemediği açık. Çevrelerini kuşatmış ‘aç kurtlar’dan yalnızken kurtulabilmeleri imkansız, birbirlerine bir şekilde tutunmak zorundalar. Kenetlenmek içinse ekstra çabaya ihtiyaçları var. Bu çabanın tetikleyicisi de gecikmiyor; her gece ‘aynı rüya’yı görmeye başlıyorlar. İki geyik olarak ormanda ‘özgürce’ temas ediyorlar birbirlerine, her türlü ‘karanlık el’den uzak bir biçimde. Kokusuna meftun oldukları ‘sevgili’nin yürek atışlarını daha yakından duymak için uğraşıp didiniyorlar, hem kendi yarattıkları hem de çevrenin dayattığı ‘engeller’i aşmaya çalışıyorlar. Kolay iş değil biliyoruz, ama onları takip ederken biz de istiyoruz çabalarının karşılık görmesini, bu koşunun finalinde tartıya çıktıklarında ‘eksik’ kalmamalarını.
‘İki kişilik rüya’nın toplumsallaşması ise âşıkların hikayesini daha da yalnızlaştırıyor. ‘Aşk rüyası’nın anlaşılamaması ya da anlamlandırılamaması pek yabancı değil bize. Çevreye saçtığınız ‘ışık’ görülebilir belki, ama bu ışığın kaynağının görülmesi neredeyse imkansız. Endre ve Mária da bunu yaşıyorlar, daha ‘masalsı’ bir çerçevede. Diğerleri ne kadar uzaklaşıyorsa onlardan, iki âşık daha yakınlaşıyor, ruhlarındaki güzelliğe ‘ölecekmiş gibi’ tutku duyuyorlar. Düşlerindeki geyikler de âşıkların gelgitlerinden nasipleniyor haliyle, kimi zaman tek başınalığa hapsoluyor, kimi zamansa aşklarının ardından nefes nefese koşuyorlar. Ama en önemlisi, her durumda çevrelerinde olan biteni görmüyor, görmek istemiyorlar. Sihirli rakam ‘iki’nin hakimiyetinde süregiden bir ‘serüven’ yaşıyorlar.
‘Farklı’ olana ‘farklı’ bakan toplum, Endre ve Mária’ya da benzer bir refleksle yaklaşıyor. Önyargı, her fırsatta kendini öne atıyor, kimlikleri eğip bükmenin yollarını arıyor. Tabii ki bu sadece âşıklarımız için geçerli değil. Mezbahada işlenen bir ‘suç’ üzerinden diğerleri de önyargı canavarından nasiplerini alıyorlar, özellikle de işe yeni başlayan çapkın ve şakacı Sanyi. Dil, din, ırk, dış görünüş, hayat tarzı, cinsel kimlik gibi ‘büyük’ farklılıkları bir ‘tuzak’ malzemesi olarak kullanmayı alışkanlık haline getiren insanoğlu, daha ‘küçük’ farklılıkları da es geçmiyor çoğu zaman. “Beden Ve Ruh”taki âşıkların farklılığını yüceltmek bir an bile aklına gelmiyor insanın, ki ‘sıradan’ olana karşı minik jestlere sahip Sanyi’yi affetsin! Bu bakıştan Endre de nasipleniyor ve önyargıya teslim oluyor bir noktadan sonra, o da tuzağa düşüyor anlayacağınız.
Ildikó Enyedi, “Beden Ve Ruh”la ‘rüya gibi’ bir aşk hikâyesi anlatıyor, bir yandan da gerçekliğiyle tabanlarını yara bere içinde bırakan. Rüyaya sığınıp kabuğuna çekilen iki âşığın ‘kılçıklı’ dünyasını izlerken biz de hırpalanıyor, hayatla ya da aşkla kurduğumuz bağı sorgular hale geliyoruz. Önyargılarımızın yarattığı itiş kakışı daha derinden hissediyor, ‘onlar’ dediğimiz her dakikayı lanetliyor, pustan arındıramadığımız manzaraya sırtımızı dönme isteği duyuyoruz.
Endre’den ziyade Mária’yla özdeşleşmek istediğimiz hikâye, onun ‘asosyal’ ruhunun çırpınışına kayıtsız kalamayacağımız bir noktaya evriliyor. Onun ‘ürkek bir güvercin’ gibi çırpınışı, zor da olsa karşılığını buluyor hikâyede. Soluk alıp verişimizi kontrol edemediğimiz, adeta yalvardığımız ‘o’ sahne ise herkesin imdadına yetişiyor. Hem Endre’nin hem Mária’nın hem de bizim… Bir adım ötesinde ne yaşanacağını bilmesek de aşka araladığımız kapıya olanca gücümüzle yüklenip tamamen açıyor, aşkla nefes alıp verdiğimiz her an için ‘şükrediyoruz’…

Arka Pencere’nin (arkapencere.com)
21 Nisan 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Géza Morcsányi, Alexandra Borbély

Reklamlar