Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

O günü diğerlerinden ayıran ‘özel’ bir şey yok gibiydi. Güneş her zamanki açıdan dalmıştı şehrin kalbine ve giderek yükseliyordu. Yükseldikçe, çıkmaz sokakları başkalaştıran ‘gölgelerin dansı’nı da sahnelere davet ediyor, kaosla kendini tarif eden İstanbul’un ruhunu ‘temizlenmez’ parantezine alıyordu. Evet, o günü diğer günlerden ayıran ‘özel’ bir şey yok gibiydi.
Şehir kadar ‘sıradan’ bir gün bekliyordu beni de. Ya da öyle sanıyordum. Sabah kalktığımda günü nasıl bitireceğimden bihaber esnerken, çalışma masamın üzerindeki Sinema Günleri biletleri takıldı gözüme. “Bir dört seanslık koşuşturma daha, yorulmadın mı oğlum?” diye mırıldandım, ev arkadaşlarım uykularının keyfini çıkarırken. Hazırlanıp çıkmak için on beş dakikam vardı; rutini sektirmeden hızlıca toparlandım ve kapıyı vurup çıktım. Sinema sevdasıyla randevuma gecikemezdim.
Yürümekle koşmak arasında bir tempoyla Kadıköy iskelesine vardığımda geç kalmıştım; vapur ve onu ablukaya alan martılar yavaş yavaş uzaklaşıyorlardı. 12:00 seansına yetişmem imkansızdı artık. Ne de olsa vapurdan indikten sonra da epeyce yolum vardı! Yapılacak herhangi bir şey olmaması canımı sıktı; bu noktada kendime ettiğim küfürlerin haddi hesabı yok tabii!
Sonraki vapurla Karaköy’e geçtiğimde, yetişme ihtimali yeniden yeşerdi zihnimde. Taksiye bindiğimde seansın başlamasına on dakika vardı; bir umutla Osmanbey Gazi sinemasına doğru koyulduk yola. Yola koyulmasına koyulduk, ama taksi şoförünün “Oradan mı, buradan mı?” sorularıyla zaman akıp gidiyordu. Her sorusuna hızlıca cevap vererek, zamanla yarışta önüme çıkan bu engeli de aşabileceğimi düşündüm. Tahmin edeceğiniz gibi, öyle olmadı…
Taksiden indiğimde, saate bakmadan koştum salona, cebimdeki umut kırıntılarını döke saça. Kapıdan girme hamlesinde bulunduğumda, haklı olarak, görevli müdahale etti ve filmin başladığını, beni içeri alamayacağını söyledi. İtiraz edebilir miydim bilmiyorum, ama ben salondayken ve kendimi filme kaptırmışken içeri girenlerin yarattığı motivasyon kaybını düşünerek teslim bayrağını çektim.
O vakitler Sinema Günleri’nde antrakt olduğu için fuayede beklemeye koyuldum, ikinci yarıda girecektim. Yaklaşık iki buçuk saatlik “Boris Godunov”du film, yani bir saatin üzerinde beklemem gerekiyordu. “Bu ne saçmalık!” diye geçirdim içimden, o güne kadar yapmadığım bir şeydi filme ortasından dalmak. Ne anlayacaktım ki, ya da anladığımı yorumlayabilecek miydim, bilmiyordum. Bekledim…
Salon yarı yarıya doluydu; her zamanki gibi önlerdeki boş sıralardan birine attım kendimi. Perdedeki filmle arama başkalarının girmesini sevmiyordum. Kafamı çevirdiğimde hemen arkamda festival arkadaşlarımdan Pelin’i gördüm. Festival arkadaşlığı önemliydi o sıralar; sadece Nisan ayında filmlerde karşılaşıp sohbet eden, ortak aşkımız sinemaya dair düşünce yarıştıran ‘sinema hastaları’ydık biz. Pelin’i görünce aklıma bir fikir geldi, çok da saçma gibi durmuyordu ayrıca, en azından kağıt üzerinde! Katalogda yazılanları okuyup filmin ilk yarısında ne olduğunu çözmeye çalışacağıma Pelin’e sorabilirdim. Sordum da. O da tane tane anlattı “Boris Godunov”un ilk yarısını. ‘Eşit’ miydik artık? Tabii ki hayır, hem de güçlü bir şekilde HAYIR!
Filmden çıktığımızda, yaptığım işin saçmalığı içten içe kemirmeye başladı beni. Pelin’e çaktırmamaya çalışıyordum, ama bir an önce çekip gitmek, günü bitirmek istiyordum. Oysa daha üç seanslık yolum vardı. Bu ruh halinden çıkış yardımı Pelin’den geldi: “Borçlandın bana Murat, hemen ödemek ister misin?”
Pelin’in evi Nişantaşı’ndaydı, yani sinemaya çok yakındı. Bizim külüstür evle karşılaştırılamayacak kadar ‘zengin’ bir mekandı. ‘Borç ödemek’ için geldiğim bu evde neyle karşılaşacağımı üç aşağı beş yukarı tahmin etmekle birlikte aramızda herhangi bir konuşma geçmedi. Borcumu nasıl ödeyeceğime dair bir şey söylemedi Pelin, ben de sormadım doğrusu.
O günü diğerlerinden ayıran ‘özel’ şey tam da o noktada çıktı karşıma. ‘Erkek refleksi’ hakimiyetinde geldiğim ev, bana ilginç bu tuzak kurmuştu ve içine çekilmem neredeyse kaçınılmazdı.
Pelin, eve girdikten sonra bir koridorun iki yanındaki sekiz kapıdan birinin önüne getirdi beni. ‘6’ numaralı kapıydı. “Burası nasıl bir ev?” diye sormama fırsat tanımadan konuşmaya başladı Pelin: “Borcunu şöyle ödeyeceksin Murat: Bu odalarda yedi kardeşim yaşıyor, yaşamak denirse! Sonsuz bir uykudalar, onların mezarı adeta bu odalar. Ve sıra bana geldi; uyumam gerek, yoruldum, tıpkı onların birer birer yaşadıkları gibi. Senden istediğim, bu uykuda bana eşlik etmen, en azından başlangıçta. Sonsuz uykuya yapayalnız dalmak istemiyorum.”
Şaka olmalıydı bu, ne demek ‘sonsuz uyku’? Fazla film izlemekten gerçekle bağını koparmıştı belli ki. Hiç de öyle görünmüyordu oysa, yıllardır festivallerde karşılaşıp sohbetinden keyif aldığım kız bu olamazdı. Bu saçma teklife cevap mı vermem gerekiyordu, cevap vermeye kalksam ne diyecektim? Bir an kendimi toplayıp, “Şaka yapıyorsun herhalde!” diyebildim. Cevap gecikmedi: “Hayır Murat, şaka değil. Tabii ki seni zorlayamam, ama borcunu ödemek istiyorsan, bundan başka bir yolu yok.”
Düşünmeye bile fırsat vermiyordu bana, gözümün içine yalvarırcasına bakıyor, dudaklarımdan dökülecek olumlu cevabı duymak istiyordu. Buna karşı koyabilirdim, arkama bile bakmadan kaçıp gidebilirdim o evden. Ama yapamadım, meraktan ya da sonrasında yaşayacağımı düşündüğüm suçluluk duygusundan.
‘6’ numaralı odaya beraber girdik. Küçük bir odaydı ve sadece bir yatak vardı, ne bir mobilya ne de bir resim gözüme çarptı. Elimden tutup yatağa oturttu beni, kendisi de zarifçe, tüy hafifliğinde yanıma ilişti. Gözlerine baktım, minnet doluydu. Şaşkınlıktan ben de gerçeklikle bağımı koparmaya başlamıştım sanki! Yatakta birkaç dakika sessizce oturduktan sonra, gene zarifçe, tüy hafifliğinde uzandı, başını yastığa bıraktı. Bir dakika sonra ikimiz de aynı yastığa başımızı koymuştuk. Hâlâ elimi tutuyor, o delici bakışlarını gözlerimden ayırmıyordu. Fısıldar gibi, yarı duyulur bir şekilde “Teşekkür ederim” dedi ve ağır ağır kapadı gözlerini…
Pelin’in yanından ayrıldığımda ‘uyku’nun üzerinden iki gün geçmişti, ‘sonsuz’a daha çok yolu vardı sevgili festival arkadaşımın. Bir umutla beklemiştim iki gün boyunca, bir an olsun elini bırakmadan. Uyanmalıydı, uyandırmalıydım; uyanmadı…

Arka Pencere Mecmua’nın
Aralık 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar