Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

1983… Liseden yeni mezun olmuş, 17 yıllık Adapazarı serüvenimi geride bırakmıştım. Artık ‘kocaman’ bir üniversite öğrencisiydim, taşı toprağı altın şehir İstanbul’da. Marmara Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulu’ydu ilk durağım. Ne yalan söyleyeyim, binaya baktığımda liseden pek farkını görememiştim! Dert değildi tabii, çünkü seve isteye gelmiştim bu okula, ‘gazeteci’ olmak istiyordum. Olabilecek miydim, o kuşkuluydu işte. Oldum mu, sanmam!
Adapazarı’ndan okul arkadaşım Yüksel de Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanmış, sallana yuvarlana okumaya çalışıyordu. Bende olduğu gibi, onun da üniversite hayatı sekteye uğradı sonraki yıllarda. Bizi birleştiren temel şey ‘okul bitirememek’ değildi tabii. Önce müzik, ardından da sinema yakınlaştırmıştı ikimizi. Aynı dilden konuşabildiğin insan sayısının bir elin parmaklarını geçmediği bir yerde, özellikle müzik konuşmak için bir ‘nimet’ti Yüksel. Hele ki ‘uzaylı’ gibi davranılıyorsa size…
Hafta sonları memlekete, yani Adapazarı’na döndüğümüz için, sadece hafta içi akşamlarında sadık kaldığımız bir rutinimiz vardı Yüksel’le. O okuldan çıkar, otobüsle Harbiye’ye benim okula gelir, beraber inerdik sokağa. Harbiye As ya da Konak, olmadı Beyoğlu Emek ya da Sinepop’tu mabetlerimiz. Tür ayırt etmeksizin atardık kendimizi sinemaya. Distopik bir “Mad Max” çakması ya da intikam naralarının atıldığı ‘dandik’ bir aksiyon da olabilirdi bu, fark etmezdi. Bazen de beklenmedik biçimde bir ‘yedinci sanat harikası’nın büyülü atmosferinde bulurduk kendimizi. Gençtik, heyecanlıydık ve hızlı tüketiyorduk. Oburluğumuzu dindirecek herhangi bir şey yokmuş gibi geliyordu o yıllarda.
Bu rutin, günün birinde “Cazcı Kardeşler”le (The Blues Brothers) tanıştırdı bizi. 1980 tarihli film, bizde Aralık 1983’te gösterime girmişti, yani tam da bizim çömezlik zamanımızda. Harbiye As sineması gişesinden öğrenci biletlerimizi aldığımızda tam olarak neyle karşılacağımızı bilmiyorduk. Ama, Elwood’un Jake’i hapishaneden aldığı andan itibaren ‘çok özel’ bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu anladık. Yol haritamızda önemli bir dönemeç olacaktı “Cazcı Kardeşler”; sonrasında defalarca izleyecek ve handiyse ezberleyecektik bu debdebeli filmi. Ama önce o akşamı atlatmamız gerekiyordu…
Salondan çıktığımızda heyecandan ölmek üzereydik. Filme dair birbirimize anlatacak o kadar çok şeyimiz vardı ki. Durmaksızın konuşarak çıktık sokağa, filmden birkaç dans figürü de ekleyerek. O sıralar ben Çengelköy’deki halamın yanında kalıyordum, Yüksel ise okulun öğrenci yurdunda. Hedefimiz, her zaman olduğu gibi Beşiktaş’a kadar yürümek, iskeledeki büfede bol hardallı ikişer sosisli sandviç atıştırmak, ardından da dağılmaktı.
Yürümeye başladığımızda ahmak ıslatmakla meşgul olan yağmur hızını alamamış, bardağı da bırakıp kovayı geçirmişti eline. Ama kederlenmeye gerek yoktu, sırılsıklam da olsak mutluluk çığlıkları atıyorduk. Bir arabanın su birikintisine girip bizi baştan aşağı ıslatması, az da olsa keyfimizi kaçırmadı değil. Arkasından tumturaklı birkaç küfür salladık. Adapazarı’ndan geliyoruz ya, küfür dağarcığımız geniş tabii!
Küfürlerimiz sokakta epeyce yankılanmış olmalı ki, pencerelerden biri açıldı ve kırklarının başında olduğunu tahmin ettiğim bir kadın uzattı kafasını. “Çocuklar” dedi, “ıslanmışsınız, gelin kurulanın!” Dönüp birbirimize baktık, gerçekten de sefil görünüyorduk. Fazla zamanımız yoktu, ama ‘hızlı kurutma servisi’nin de bir zararı olmazdı. Kabul ettik…
Kabul ettik etmesine de, eski binanın kapısından girer girmez yoğun bir kokuyla karşılandık. Ama öyle kötü bir koku değildi bu, yoğundu ama ‘pis’ değildi. Azıcık da ‘sarhoş edici’ydi sanki. Üçüncü kattaydı misafirperver ev sahibemiz. Asansör yoktu, mervidenleri kullanarak çıkmaya başladık. Kata yaklaştıkça koku daha da ağırlaşıyordu. Ve haliyle bizim kafamız da… Neredeyse sürüne sürüne kapıya gelebildik…
Uyandığımızda çırılçıplaktık, ama tertemiz. Koku gitmişti, kadın da yoktu ortalarda. Giysilerimiz yıkanmış, ütülenmiş, sandalyenin üzerine bırakılmıştı. Hızlıca giyindik, göz ucuyla da olsa birbirimizi süzerek. Ve tabii ki kafamız karışmıştı. Ne olmuştu bize? Kimdi o kadın? Koku, peki koku?
Yattığımız penceresiz odadan çıkıp salona geçtiğimizde sabah olduğunu fark ettik. Kaba bir hesapla on iki saat kadar uyumuş olmalıydık. Ne olmuştu biz uyurken, bilmiyorduk. Kadın gene yoktu ortalarda, koku da. Salondaki masada mükellef bir kahvaltı bekliyordu bizi, yok yoktu. Züğürt öğrenciler olduğumuz için böyle kahvaltıları sadece hafta sonları Adapazarı’na gittiğimizde görebiliyorduk. Bizim için hazırlanıp hazırlanmadığını düşünmeden yumulduk tabii, tıka basa doyana, patlayıncaya kadar yedik.
Yeme içme faslı bittikten sonra, salonun köşesinde mükemmel bir plakçalar gördü Yüksel, hemen yanında da tam da bizim kalemimiz olan bir yığın plak. The Cure’un “Japanese Whispers”ı bile vardı. Yeni çıkmıştı bu plak, birkaç gün önce hatta. Yerleştirdik plağı yuvasına ve zevkten kudurmuş biçimde dinlemeye başladık. İlk şarkı “Let’s Go To Bed”i biliyorduk; eşlik ederken kıç kıvırma hareketleri de devreye girdi ve tam anlamıyla kayışı kopardık.
Ardı ardına gelen The Cure şarkılarıyla mest olmuşken, bu sefer benim gözüme bir şey takıldı. Son model bir video oynatıcı, pırıl pırıl. Ve tabii ki etrafında da bir dolu video, hem de VHS! Garip bir ses çıkardığımı hatırlıyorum, tarifi mümkün değil, sormayın. “Metropolis” videosunu gördüm, film bir yıl sonra ‘yeniden müziklendirilmiş’ haliyle gösterime girecekti. Kapağına baktım, o versiyondu, yeni versiyonu. Bunun olamayacağı açıktı, ama gördüklerimizi sorgulama aşamasını çoktan geçmiştik. Ve taktık videoyu, izlemeye başladık. Tahmin edersiniz ki, boyut atlamış gibiydik o anlarda. Her şey ‘mükemmel’di, biz ise ‘süper mükemmel’ hissediyorduk.
Film bittiğinde gün ortasını geride bırakmıştık. Artık yavaş yavaş topuklamak gerekiyordu. Kadın hâlâ ortalarda yoktu, koku da. Sırt çantalarımızı alıp toparlandık hızlıca ve kapıyı vurup çıktık. Sokağa indiğimizde şaşkınlıktan ziyade ‘arınmışlık’ duygusu vardı üzerimizde. Temizdik artık, hem de çok temiz, bir daha kirlenmeyecek kadar…
Ertesi gün gene bir filme gittik, bu sefer Sinepop sinemasında. Ne olduğunu hatırlamıyorum. Ve yeniden Beşiktaş’a yürümeye karar verdik. Yağmur da yağmıyordu, bulutsuz bir gökyüzü vardı. Sokaktan keyifle inerken yukarıdan gelen bir kadın sesi duyduk. Kafamızı kaldırıp baktık, oydu! “Çocuklar! Yorulmuşsunuzdur, gelin dinlenin, soluklanın biraz!”

Arka Pencere Mecmua’nın
Ocak 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar