Etiketler

, , , , ,

KAVURUCU yaz ayları her daim şenlikli geçerdi çocukluğumda. Bizimkiler, okul kapandıktan sonra, hele ki takdir de almışsam, ‘tatil’ için (o vakitler İstanbul’un ilçesi olan) Yalova’nın Soğucak köyündeki babaannemin yanına gönderirlerdi beni. Bilmiyorum, belki de postalıyorlardı oğullarını, bir süreliğine de olsa rahat nefes alabilmek için! Neyse, amaç önemli değil, keyfim yerindeydi benim. Kuzenler Ahmet ve Ali de orada olurdu yaz aylarında; vur patlasın çal oynasın anlayacağınız. Elma kasalarından arabalarımızla köyün tepesinden Yalova-Bursa yoluna kadar yarışmak mı istersiniz, köye misafir gelen kızlarla çocukça flörtleşmeler mi istersiniz, anayolu gören ‘Tepe’ dediğimiz yere çıkıp yoldan geçen Renault ve Murat marka arabaları saymak mı istersiniz, sınırsız yeşilliğin içinde uzun ‘keşif’ gezilerine çıkmak mı istersiniz, Yalova’ya inip denizde (ve denizle) coşmak mı istersiniz, bir çocuğun isteyebileceği her şey vardı o yaz aylarında…
Evvel zaman içinde bir yaz günü, kuzenler Ahmet ve Ali’yle Yalova’ya inmeye karar verdik, daha önce de defalarca yaptığımız gibi. Aslında amaç Araştırma’nın plajına gidip denize girmekti, ama Yalova’ya varınca kanımız kaynamaya başladı. Yaşlarımız 12-13 civarı, yani ‘kan kaynaması’ çok normal! Kaynayıp da ne olacak, olacağı şu, sinemaya gidip film izleyeceğiz. Ama ne izleyecektik?
Sokaklarda boş boş dolaşırken gözümüze takılan bir afiş, kararımızı netleştirmemize yardımcı oldu: “Astronot Fehmi”. Bir Aydemir Akbaş filmiydi ve aşağı yukarı neyle karşılaşacağımızı biliyorduk. Ama bu kadarını tahmin etmek zordu doğrusu! Fehmi, yani Aydemir Akbaş, sadece kadınlardan oluşan gelişmiş bir uzaylı uygarlık tarafından ‘üreme’ amacıyla kaçırılıyordu. Uzaylı kadınların üreme şekilleri ilginçti, ama Aydemir Akbaş’ın sazı eline almasıyla ‘dünyalı’ üreme şekline dönmeleri gecikmedi. Bu sahnelerde bizden çıkan sesleri tahmin edersiniz, burada tarif etmek olmaz şimdi!
Salondan çıktığımızda ağzımız hâlâ açıktı; gördüklerimizle afallamıştık, ‘bakir’ bedenlerimizin titremesini durduramıyorduk. Bu durumdan kurtulmanın yolu, her çocukta olduğu gibi, tabii ki ‘sokak arşınlama’ eylemi olacaktı. Pek de düşünmeden vurduk kendimizi sokaklara…
O sokak senin bu sokak benim turlarken, birdenbire üç ‘güzellik’ çıktı karşımıza. Göz süzmeler, gülümsemeler falan derken, ‘yorum kabiliyetinden yoksun’ bir şekilde peşlerinde bulduk kendimizi. Bizim köyün kızları yarışamazdı onlarla, bu kesindi. Hele içlerinden biri vardı ki, kelimeler kifayetsiz kalır onu anlatmaya kalksam. Kendi ‘ideal güzel’inizi tarif ediverin, işte o diyeyim ben de!
Peşlerine düştük düşmesine de, her adımda merkezden uzaklaşıyorduk. Kalabalıkların yerini sessiz sokaklar almaya başladı, bir tuğlasını bile tanımadığımız. Yaşımız 12-13 ya, sonraki yıllarda bedenimizdeki yerini alacak ‘fren’ yok o sıralar. Yokuş aşağı gidiyoruz, köyün tepesinden Yalova-Bursa yoluna kadar yarıştığımız frensiz elma kasaları gibi.
Ve bir noktada, isimlerini hiçbir zaman öğrenemediğim üç kız durdu, haliyle birkaç adım geride biz de durduk. ‘İdeal güzel’, bize doğru bakıp “Gelin!” diye yorumladığımız bir el hareketi yaptı. Şimdi düşündüm de, o el hareketiyle “Gelin!” falan demek istemiyordu!
Sonrasında yürümeye devam edip sokağın sonundaki evin köşesinden başka bir sokağa döndüler. Biz öyle zannettik demek daha doğru olur, çünkü hızlıca peşlerinden gidip köşeyi döndüğümüzde her şey allak bullak oldu.
Sokak falan yoktu döndüğümüz yerde. Dibini ve karşısını göremediğimiz bir uçurumun kıyısında bulduk kendimizi. Hatta önden giden Ahmet köşeyi döner dönmez uçuruma düşeyazdı, zar zor çekebildik sokağa… Tamam, yaşımız itibarıyla buradan haberdar olmayabilirdik, ama böyle bir yerin varlığını bilen herhangi biriyle de mi karşılaşmamıştık? Hem nasıl oluyordu da, tam da burada bıçak gibi kesiliyordu yeryüzü? Adapazarı’nda bolca inşaat (temel çukuruna düşüş) tecrübem olduğu için bunun bir temel çukuru olmadığı da aşikardı? Ayrıca, o üç kız dönmüştü köşeyi; uçurumdan aşağı düşmüş olmalıydılar? Sorular, sorular…
Çevremize bakındık, kimse yoktu. Ne bir ses ne bir nefes! Hayra alamet değildi bu ıssızlık. Sokaktaki evlerin kapılarını çaldık, açan yok. İçine düştüğümüz derin sessizliği tarif edeyim: Kendi nefes alıp verişimiz de dahil olmak üzere herhangi bir ses duymuyorduk. Düşündüm de, belki de duyamıyorduk! Uçurumun kıyısına geldiğimizden beri ağzımızı bıçak açmıyordu, acaba konuşma melekemizi de mi kaybetmiştik? Vay başımıza gelenler!
Ateşe bakmak gibiydi o uçuruma bakmak, büyülenmiş gibiydik o sonsuz boşluğun karşısında. Acilen buradan ayrılmamız gerekiyordu. Konuşmadan da olsa bu kararı verebildik neyse ki! Ve o derin, sessiz, karanlık, ürkütücü, ama aynı zamanda garip bir çekiciliği de olan uçurumun kıyısından ayrıldık. Üç güzel ‘siren’ getirmişti bizi oraya kadar, ama artık ürkek ve yalnızdık. Oysa nasıl bir heyecanla kapılmıştık onların rüzgarına!
O sokakta henüz birkaç adım atmıştık ki, korkunç bir gürültüyle sarsıldık. Sadece biz sarsılmıyorduk, yer gök sarsılıyordu adeta. Ne yalan söyleyeyim, üçümüz de dönüp bakmaya korktuk. Tabanları yağlayıp oradan uzaklaşmaktan başka bir şey yoktu aklımızda. İşin bir de iyi tarafı vardı, ne kadar iyi denebilirse artık, o andan itibaren duyabiliyor ve konuşabiliyorduk.
Issız sokakları hızlıca arkada bırakıp Yalova’nın merkezine ulaştığımızda yavaşlayabildik ancak. Durup birbirimize baktık, gördüklerimizi kimseye anlatmamaya karar verdik. Anlatsak da inanmayacaklar, hatta bize ‘deli’ muamelesi yapacaklardı. O yaşta ‘deli yaftası’yla dolaşamazdık, susacaktık. Şimdiki aklım olsa, ‘delilik’ mertebesine yükseltileceğim diye anlatırdım muhtemelen!
“Köye kadar yürüyelim mi?” diye sordum Ahmet’le Ali’ye. Onlar da kafalarıyla onaylayınca başladık yürümeye. Saatlerdir yürüyorduk zaten, sekiz kilometre daha yürümek bozmazdı bizi. Bir araya geldiğimizde bir an olsun durmadan konuşan biz, tek kelime etmeden yürüyorduk. Belli ki başkalarına anlatmama kararını birbirimize de uyguluyorduk!
Köy yolunu yarılamıştık ki Ahmet birden durdu, sağ elinin işaret parmağını uzatıp gökyüzünde bir bulutu gösterdi bize, diğerlerinden daha hızlı hareket eden. Çok güzel görünüyordu o bulut, yol kenarına oturup sakince seyrettik geçip gidişini. Gün boyunca büyüyüp ruhumuzda yuvalanan korku ve endişeden eser kalmamıştı…

Arka Pencere Mecmua’nın
Şubat 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar