Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , ,

ADAPAZARI’NDA bir yazlık sinema, istasyonun karşısındaki Arzu Sineması… Annemle babamın ellerine yapışarak adım attığım esrarengiz bir dünyaydı benim için burası, her geldiğimde adeta aklımı uçuran. Öyle Amerikan filmlerindeki gibi ‘arabalı’ falan değil tabii; yüksek duvarlarla çevrilmiş bir alan, film gösterimi için bir tarafı devasa boyutlarda yükseltilmiş. Haliyle bembeyaz badanayı yemiş o yüksek duvar, ama yazın ilerleyen günlerinde filmlere eşlik eden lekelere bulanmış olması da şanından! Tahta sandalyelerde gazoz içip çekirdek içleyerek film izlenen ve tabii fosur fosur sigara da içilen bu atmosferde küçük bir çocuk olmanın avantajlarını tahmin edersiniz. Uzun uzun anlatmaya gerek yok, ama en güzelini söyleyeyim: Film izlerken annemle babamın kucağına uzanıp şekerleme yapmak. Tarifi yok o enfes uykunun! Artık herhangi bir şekilde yaşanamayacak olması da içimi acıtmıyor değil…
Beş ya da altı yaşındayım… Yazlık Arzu Sineması’ndayız gene. Bunu duyan da zırt pırt sinemaya gidiyoruz zannedecek! İyisi mi, kendimizi ‘şanslı’ hissettiğimiz akşamlardan biriydi deyip yanlış anlamaların önüne geçeyim… Alain Delon ve Jean-Paul Belmondo’lu bir film olduğunu biliyorum da, hangisiydi emin değilim, “Borsalino” olabilir. O olsun lütfen!
Babam vasıtasıyla gazozumuz, çekirdeğimiz tedarik edildi; bana bilet kesilmediği için iki sandalyeye annemle babam otururken ben de annemin kucağındaki yerimi aldım. “Altı yaşına gelmişsin, hâlâ mı?” dediğinizi duyar gibiyim, de benim hiçbir şikayetim yoktu bu durumdan.
Her neyse… Film başladı ve tabii ki dublajlı. Alain Delon ve Jean-Paul Belmondo hariç birçok ecnebi oyuncunun gerçek seslerini muhtemelen 20’li yaşlarıma kadar duymadım. Bizim oyuncular farklı mıydı, tabii ki hayır! Onların da gerçek sesleri birer muammaydı bizim için.
Konuyu dağıtıyorum galiba… Tamam, şimdi odaklanıyorum ve bir daha tali yollara sapmayacağım, söz!
Filmin ilk 15 dakikası içinde uyku bastırdı tabii. Bütün gün sokağın tozuyla hemhal olduktan sonra normal, yadırgamayın! Başımı annemin kucağına, gövdeyi de babamın kucağına yerleştirdim mi, değmeyin keyfime! Öyle de oldu ve ardından mışıl mışıl bir uyku. Çişim geldiğinde de sorun yok, çünkü altım bağlı. Sekiz yaşıma kadar çiş tutma problemi yaşadığım için altım bezliydi her daim.
Gene dağıldım… Ama siz de rahat bırakmıyorsunuz ki, hikayeyi şöyle allandıra ballandıra anlatayım! Uyku bastırdı, uyudum ve uyandım… Bu mudur yani, bu mudur istediğiniz, bu mudur hikaye anlatıcılığı?
Anlaşıldı, hızlıca geçiyorum uyku sonrasına…
Uyandım… Annem uyandırdı zannediyordum, hatta biraz da huysuzlanarak açtım gözlerimi. Ama ne annem ne de babam vardı o iki sandalyede, boylu boyunca uzanmıştım. Beni unutup gitmiş olamazlardı herhalde. Öyle olsa ne film çıkardı bundan ama!
David Fincher’ın “Oyun”undaki (The Game) ‘şakacı kardeş’ vakası gibi bir şey mi yaşanıyordu yoksa? Ne ağabeyimin ne de ablamın o taraklarda bezi vardı. Evet, bu ihtimali de eledik. Neydi o zaman yaşadığım şey? İşin daha da kötüsü, koskoca mekanda benden başka kimse yoktu. Koyu karanlıkta boş sandalyeler ve ben. Işık olsa hoşuma bile gidebilirdi bu devasa oyun alanı. Birkaç dakikalık afallamadan sonra korkmaya başladım ve hafiften de ağlamaya. Bırakın altı yaşı, on altı yaşında olsanız bile korkabilirdiniz o atmosferde.
Sandalyeden kalkıp gitmeye yeltendim, ama vazgeçmem uzun sürmedi, birkaç adım attıktan sonra durdum. Beni durduransa göz kamaştırıcı bir ışıktı. Beyazperdeden geliyordu ışık. Beyazperde dediysem, badanalı devasa duvar işte!
Işığı gördüğüm andan itibaren mıhlanıp kalmıştım durduğum yere, adım atamıyordum. Saniyelerle ifade edilebilecek bir süre içinde ışığın şekli değişmeye başladı, belli belirsiz görüntülere dönüştü. Görüntüler iyice netleştiğindeyse iki adam vardı karşımda. Ve bana bakıyorlardı, hem de alabildiğine sevecen bir ifadeyle.
Bakışları rahatlatmış olmalı beni, ürkek adımlarla yürüdüm onlara doğru. Badanalı duvarın önüne geldiğimde, benim için gidecek yer kalmamıştı, karşımdaysa dev boyutlarda iki adam duruyordu. N’olacaktı şimdi?
Adamlardan biri, yakışıklı olanı ayağa kalkıp diğerinin, patates burunlu olanın kulağına bir şeyler fısıldadı. “Anlaştık” der gibi başlarını salladılar ve yeniden bana döndüler. Dönmekle kalmayıp bana doğru yürümeye başladılar. Birkaç adım geri çekildim, topuklamaya hazırdım anlayacağınız. Ama o sevecen bakışlar yok mu, güven verdiler, durdurdular beni.
Üç adım sonra yanımdaydılar, Arzu Sineması’nın ıssızlığında yalnız değildim artık.
Ve bu iki adam, içinden çıktıkları duvarın hemen önüne iki sandalye çekip oturdular. Beni de unutmadılar tabii, bana da bir sandalye, hem de beleş!
Annemle babam gelene kadar bana göz kulak olacaklar diye düşündüm. İyi adamlardı bunlar, korkmama gerek yoktu.
Birdenbire konuşmaya başladılar, hem de heyecanlı bir şekilde. Bilmediğim bir dilde konuşuyorlardı. Türkçe dışında çat pat anladığım bir dil vardı: Annemle babamın evde konuştukları Çerkesçe. Adamların konuştukları dil Çerkesçe değildi!
Bana bakarak konuştukları için bir şeyler söylemem gerekir mi diye düşündüm. İngilizce 10’a kadar saymayı öğrenmiştim, saydım, bitti. Tekrar saydım, bu sefer biraz da ağırdan alarak. Böyle de muhabbet edilmezdi ki!
İlk andaki heyecanım geçip de sıkılmaya başladığım dakikalarda, söylediklerinin önce bazı kelimelerini, ardından bazı cümlelerini, sonra da tamamını anlamaya başladım. Ne mi anlatıyorlardı? Filmin ilk 15 dakikasından sonrasını, yani ben uyuduktan sonrasını.
“Baştan anlatın!” dedim. Gördüğünüz gibi, onlar da beni gayet güzel anlıyorlardı artık.
Filmi ilk karesinden son karesine kadar, hem de canlandırarak anlattılar. Heyecanlandım, coştum; korktum, dehşete kapıldım; eğlendim, kahkaha attım; üzüldüm, karalar bağladım…
Bittiğinde tabii ki uykum gelmişti, esnemeye başladım. Annemle babam gibi kucaklarına yatırdılar beni, başımı okşayarak uyumamı beklediler. Sevecen bakışlarıyla adeta yıkadılar beni… Uyudum, onların anlattıklarını düşünerek…
Fransızcaymış konuştukları dil… Öğrenmedim bu yaşa kadar… Belki de öğrenmeye gerek duymadım, kim bilir!

Arka Pencere Mecmua’nın
Mart 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.