Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , ,

ARTVİN… Kış ortası… Kar beyaza bürünmüştü bütün kent… Gezici Festival’in daveti üzerine buradaydım. Kalabalık sayılabilecek festival konukları arasında sinema yazarı arkadaşlarım da vardı. Olmaları bir şey değil de, sınırlı bütçe nedeniyle oda paylaşmak zorundaydık. Aslında daha önce birçok yazar arkadaşımla çeşitli festivallerde oda paylaşmıştım, büyük dert değildi anlayacağınız. Kader bu ya, o festivaldeki oda arkadaşım Murat Erşahin olmuştu, benim dilimle ifade edersek ‘Terş’…
Odaya ilk giren ben oldum. Eski otelin küçük odasında güzelce bir ebeveyn yatağı, bir de ne olduğunu pek anlayamadığım küçücük bir yatak vardı. Yayları yıpranmış, çökmüştü. Handiyse bir ‘kara delik’ gibiydi bu nesne.
Büyük yatağa boylu boyunca uzandım, yolculuk hırpalamıştı. Biraz kestirmek iyi gelebilirdi. Tam dalmak üzereydim ki Terş girdi içeri, elinde kolunda bavullar ve çantalarla, nefes nefese. Utanarak söylüyorum, benim bavulumu da o getirmişti.
Elindekileri küçük yatağın üzerine bırakırken, “Kardeşim, yatma planını yapalım” dedi. “Yatıyoruz işte, ben burada, sen orada” diye cevapladım, “Odaya ilk giren yatağı seçer” deme gafletinde de bulundum. Yol yorgunluğu mudur nedir, yoksa gerçekten böyle biri miydim ben, bilmiyorum, o gün ‘kötülük’ havamdaydım. Terş’in “Dönüşümlü yatarız o büyük yatakta herhalde” demesiyle iyice zıvanadan çıktım, ‘karanlığın yüreği’ne terk ettim kendimi: “Tabii ki hayır, festival bitene kadar böyle yatacağız.” Bu da bir hafta demekti! Ağzından salyalar saçan bir ‘canavar’a dönüşmüştüm. İşin kötüsü, bu durum fena halde hoşuma gitmeye başlamıştı…
Burada bir es verelim isterseniz… Sizce ben bu hikayede gerçekten kötü bir insan mıyım? Yoksa ‘kötü adam’ rolü mü yapıyorum? Ya da arkadaşımın hoşgörü eşiğini suistimal mi ediyorum?
Bu soruları aklımızın bir köşesinde tutup serüvene devam etmekte fayda var, kaldığımız yerin birkaç saat sonrasına sıçrayıp…
Hasret giderme, sohbet, açılış töreni, yeme, içme, ‘kudurma’ gibi sıradan festival aktivitelerini de heybemize koyduktan sonra, yeniden ‘mesut oda’mıza geri döndük. Kafamız biraz iyi olduğu için gündüz yaşadığımız ‘yatak muhabbeti’nden uzak durup yığılıp kaldık döşeklerimize, benim formülümle. Ve çok geçmeden ikimiz de sızdık.
Garip bir horultuyla uyandım gecenin bir yarısı. Uyandım dediysem, gözlerimi açamadım, sadece sese kulak verdim. Terş’in “Kardeşim, ben hiç horlamam” ifadesi geldi aklıma, suratımda haince bir tebessümle. Dediğim gibi, garip bir horlamaydı; horlamadan ziyade yüksek tonda bir hırıltıydı.
“Kes oğlum şu hırıltıyı!” diye haykırdım, yan odadan duyulduğuna eminim. Hiçbir şey değişmedi. Yastık fırlattım. Gene değişen bir şey yok.
En nihayetinde Terş’i sarsarak uyandırmam gerektiğini düşündüm. Zor da geliyordu aslında, gözlerimi açamıyordum. Gözlerim yarı açık yarı kapalı bir şekilde kalktım yataktan, yandaki ‘yatağımsı’ nesneye doğru yürüdüm…
Yürüdüğümle de kaldım… Evet, hırıltı hâlâ duyuluyordu ama yatakta Terş yoktu. Şaşkınlıkla birlikte anlık bir vicdan azabı da yaşamış olmalıyım; arkadaşımın bu eziyete katlanamayıp odayı terk ettiğine kanaat getirdim muhtemelen. Haksız da sayılmazdı!
Dediğim gibi, bu anlık bir vicdan azabıydı, hızlıca geçip gitti. Sonrasında kendime gelip hırıltının kaynağını bulmaya çalıştım. Yatağın sağına soluna, altına baktım, küçük odayı kolaçan ettim, herhangi bir ipucu bulamadım. Bu sefer Terş bana bir numara yapıyordu, bu kesindi.
Ama tekrar yatağa baktığımda, üzerindeki yorganın belli belirsiz hareket ettiğini fark ettim. Korku filmlerindeki embesiller gibi o yorganı kaldırmalı mıydım, yoksa kapıyı vurup güvenli bölgeye mi çekilmeliydim, paradoks buydu. Embesil yöntemine başvurdum.
Yorganı kaldırdığımda karşılaştığım şey karşısında afalladım, afallamak bir yana küçük dilimi yuttum. Kesinlikle bu bir rüyaydı, böyle bir şeyin olamayacağını aşikardı. Tamam, korku filmlerinde defalarca gördük bunları ama burası gerçek dünyaydı.
Hatırlarsınız, bu yatak için ‘kara delik’ tabirini kullanmıştım. Öyleymiş!
Yatağın ortasında kapkara bir delik vardı, hırıltı da oradan geliyordu. Alice’in ‘tavşan deliği’ olmadığı kesindi. Olsa olsa “Kötü Ruh”un (Poltergeist) televizyonu gibi bir şeydi bu.
Evet, korkuyordum ama merak da ediyordum. Önce seslendim delikten içeri: “Teeeerrşş!” Cevap gelmedi. Oysa hırıltı devam ediyordu. Kimden geliyordu bu ses, meraktan çatlayacaktım. Sonra elimi uzattım aşağıya doğru. Islak, yapış yapış bir elin parmaklarımı tuttuğunu hissettim. İrkildim ama nedense elin bana zarar vermeyeceğini düşündüm. Müşfik bir dokunuş gibi geldi bana bu. Belki de arkadaşımın eliydi.
O kadar korku filmi izledikten sonra hâlâ orada olmak anlamsızdı, ama oradaydım ve daha ötesini görmek istiyordum. Yavaşça delikten içeri süzüldüm.
Kesif karanlık, bir süre sonra yerini loş bir atmosfere bıraktı. En azından çevremi görebiliyordum. Gayet güzel döşenmiş bir odaya inmiştim. Fazla eşya yoktu ama temiz ve düzenliydi. Penceresi yoktu ama kapısı vardı. Elin sahibiyse ortalarda yoktu.
“Terş!” diye seslendim, yukarıdaki gibi bağırıp çağırmadan, sakince. Cevap gelmedi ama odanın dışından ayak sesleri duydum. Ayak seslerinin tam olarak nereden geldiğini tespit etmeye çalışırken, kapının gıcırtısıyla o yöne doğru çevirdim yüzümü.
Odanın loşluğunda yüzünü seçemesem de karşımdakinin insan olmadığını anlamak zor değildi. Ağır adımlarla yaklaştı bana. Artık seçebiliyordum yüzünü ve bedenini. Muhtemelen enden ve boydan benim en az iki katımdı bu ‘yaratık’. Malum hırıltı da ondan geliyordu. Canavar demek istemiyorum, öyle olmadığını hissediyordum.
Eliyle odadaki tek koltuğu işaret etti. Oturmamı istiyordu belli ki. Başka seçeneğim yoktu, oturdum. O da karşıma geçti, yere oturdu. Tek kelime etmedi, etmesine gerek yoktu belki de. Uzun uzun gözlerime baktı, bir şeyler söylemek istiyordu bu bakışlar. Önce anlamadım, ama geçen her dakika anlamamı sağlamak için akıyor gibiydi.
Ve anladım… Salya sümük ağlamaya başladım. “Ben kötü bir insan değilim” diyerek zırıldadım. O ise gözlerime bakmayı sürdürüyordu. Oturmaya devam edecektik belli ki… Ve bunun ne kadar süreceğine de o karar verecekti…
Yataktaki ‘kara delik’ kapanmıştı. Hani o yerini tespit edemediğim ayak sesleri vardı ya, yukarıdan geliyordu, küçük ‘mesut oda’mızdan. Terş’in sesini duydum, bana sesleniyordu: “Kardeşim, nerdesin?”
“Buradayım kardeşim, buradayım…”

Arka Pencere Mecmua’nın
Nisan 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.