Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

1998 sonu ya da 1999 başı, net bir şey söyleyip sizi de yanıltmayayım… 30’lu yaşlarımın başı, ondan eminim! Ankara’da servis şoförü olarak yaptığım askerliğimin de en civcivli dönemi, terhise neredeyse bir yıl var… Sinemayla yaşadığım yoğun ilişki de hesaba katıldığında, askerliği bu kentte yapmak bir şanstı benim için. Her hafta sonu çarşı iznimde bir ya da iki film izleyerek açığı kapatmaya çalışıyordum. Tunalı’daki Gezici Festival ofisi de üs gibiydi, oraya uğrayıp Başak’la hoşbeş ederek güne başlamanın keyfine doyum olmazdı. Bazı seyir serüvenlerimde o da eşlik ederdi bana, çoğu zaman beğenilerimiz uyuşmasa da…
O hafta sonu da rutinden sapmaya pek niyetim yoktu. Elime izin kağıdını alıp Cebeci’deki Harita Genel Komutanlığı’ndan çıktığımda herhangi bir ‘sapma’ olacağına dair bir işaret de çarpmadı gözüme. Her şey, herkes aynıydı.
O güne kadar yürümekle aşınmamıştı yollar, o gün de aşınmayacaktı kuşkusuz. Başladım yürümeye. Hedef, Tunalı’daki Gezici Festival ofisiydi. Başak’la buluşacaktık, bir şeyler atıştırıp filme gitmekti sonraki adımımız. Gördüğünüz gibi, ‘aynılık’tan ölüyordum adeta!
Ofise vardığımda, dakik arkadaşım bekliyordu, her zamanki gülen yüzü ve gözleriyle. “Bir kahveye eşlik eden enfes bir muhabbetin sonrasında çıkıp kahvaltı ettik” gibi hikayeye hizmet etmeyen bir cümle kurmak istemezdim, ama kurmuş bulundum, affola!
Hemen sinema aşamasına geçmem gerek, asıl hikaye orada başlıyor zira.
Akıbetinin ne olduğunu takip edemediğim ‘kapısı sokağa açılan’ sinema salonu Akün’de aldık soluğu. Artık böyle sinema salonları yok bildiğiniz gibi; geniş, ferah, büyük perdeli, ‘sinema kokan’.
Steven Soderbergh imzalı Elmore Leonard uyarlaması “Aşk Ve Para”ydı (Out Of Sight) film. Bu filme gelmek konusunda Başak’la biraz atıştık, ama en nihayetinde beni kırmadı. Kıramayacağını biliyordum, ki bu ‘bilgi’yi de kullanmaktan çekinmedim tartışmamızda!
Film başladığında ben odaklanmışken, Başak’tan memnuniyetsizliğini açık seçik belli eden sesler geliyordu. George Clooney ve Jennifer Lopez mi rahatsız etmişti onu, yoksa başka bir şey mi vardı, bilemedim. Ama kalkıp gitmek gibi bir niyeti olmadığını da görebiliyordum. Söz vermişti bir kere bana, sonuna kadar sabredecekti.
10 dakika ara olduğunda bende ‘salakça’ bir keyif varken, Başak’ın yüzünden düşen bin parçaydı. Onun bu tutumu beni de rahatsız etmeye başladı hafiften. Şöyle ağız tadıyla film izletmeyecekti sevgili arkadaşım. Neden böyle yapıyordu?
Yerimde oturup filmin ikinci yarısını beklemeyi tercih ettim. Başak’sa tuvalete gidip geleceğini söyledi, gelirken birer de Alaska-Frigo alacaktı. Belki keyfini yerine getirir diye düşünüp, “Al tabii, hatta ikişer tane al!” dediğimi hatırlıyorum. Bir umut!
10 dakika ara biterken gözüm kapıdaydı. Ben diyeyim, arkadaşımı bekliyordum; siz deyin, Alaska-Frigoları bekliyordun! Her ikisi de olamaz mı, siz de hep niyet okuyorsunuz! Üzülürsünüz bak sonra!
Neyse… Sizle daha fazla tartışmayacağım… Ne diyordum? Hah! Gözüm kapıda bekliyordum Başak’ı. Dakikalar hızla tükenirken filmin ikinci yarısı da başlamıştı. Tahmin edeceğiniz gibi gelmedi.
Keyifle izlediğim filmin ikinci yarısı mı, yoksa Başak mı diye kısa bir tereddüt geçirdikten sonra kalktım yerimden ve birkaç kişinin ayağına basarak kapıya doğru yöneldim.
Fuayede sağa sola bakındım, ama Başak’tan eser yoktu. Çekinerek de olsa, -yok ya, ne çekinmesi- daldım kadınlar tuvaletine. Hafifçe kapıları yoklamadan önce seslendim: “Başaaakk!” Çekip gitmiş olamazdı, söylerdi en azından gideceğini. Kapılardan da sonuç çıkmadı tabii.
Bir yerde bayılıp kalmış olabilir mi diye endişe ederken gözüm yerdeki bir kağıda takıldı. Kağıt da değildi bu, bir karvizitti. Kartvizitte yazan isim yabancı gelmemişti: Veit Helmer. O gün çıkaramamıştım kim olduğunu. Sonradan öğrendim ki, Gezici Festival’de izleyip pek beğendiğim “Sürpriz!” (Surprise!) diye bir kısa filmin yönetmeniydi.
“O kadar film izledim, bir faydası dokunsun” diye sayıklarken, ‘ipucu’nu takip etmeye karar verdim. Kartvizitteki adres Berlin’i işaret ediyordu, ama arkasında bir de Ankara adresi vardı. Hem de Kızılay’dı, yürüme mesafesi.
Soderbergh’in filmini sonra tamamlama sözünü de kendime verdikten sonra çıktım Akün’ün sokağa açılan kapısından.
Sokakta rastladığım birkaç kişiden kafa karıştıran tarifler aldım, ama bu engelleri de aşıp ulaşmayı başardım adrese. Bu insanlar da çok garip! Bilmiyorsan neden ezbere biliyormuş gibi tarif ediyorsun adresi?
Binanın kapısındaydım artık, hedefime fokuslanmalıydım. Kapı numarası tamamdı, daire numarasına da bakıp zile bastım. Birkaç saniye sonra dış kapı açıldı. Asansörsüz eski bir binaydı, dik merdivenlerden tırmanmaya başladım.
Dördüncü kattaki iki daireden soldakiydi. Kapı açıktı, tereddüt etmeden daldım içeri. Bomboş bir daireydi burası, her şeyiyle ıssız. “Başak!” diye usulca seslendim, cevap gelmedi.
Boş odaları hızlıca turlayıp umutsuzca kapıya yönelmiştim ki, arkamdan handiyse fısıltı denebilecek bir “Murat!” duydum. Geri dönüp baktığımda herhangi bir şey, bir insan ya da bir yaratık görmedim. Ama fısıltı beynimi deşmeye devam ediyordu: “Bu kapıdan dışarı adımını attığın anda arkadaşını kaybedersin. Onu ölü ya da canlı görmen mümkün olmaz.”
Bu bir şaka olmalıydı, ama kimin nasıl böyle bir şaka yapabileceği de muammaydı benim için.
Riski göze almalı mı, yoksa çekip gitmeli miydim diye düşünedururken, çakılıp kalmıştım olduğum yere. “Ya şaka değilse?”
“Tamam, kalıyorum” dedim, fısıltının geldiği yöne doğru.
“Kapıyı hızlıca kapat ve olacakları seyret!” diye bir komut geldi fısıltıdan.
Ne olabilirdi ki? Dediğini yapmaktan başka bir şey gelmedi aklıma. Hatta biraz da abartıp çarptım kapıyı hızlıca, menteşeler yerinden fırlayacaktı neredeyse.
Ve fısıltının dediği gibi seyretmeye koyuldum, artık ne olacaksa!
Bir hareketlenme oldu; önce bazı sesler, ardından da görüntüler peyda olmaya başladı. O bomboş daire yavaş yavaş eşyalarla doluyordu; kapının kapanmasıyla başlayan hareket, her bir eşyanın ufak bir dokunuşuyla başka bir eşyanın ortaya çıkmasını sağlıyordu. Zincirleme bir reaksiyon başlatmıştım belli ki. Hadi bakalım!
Olduğum yere çakılmış biçimde olan biteni seyrederken, her şey yerini bulmuş gibi göründü bana. Ama hareketlenme devam ediyordu, sanki son bir hamle daha kalmıştı.
Ve en nihayetinde pencerenin kenarında bir koltuk belirmeye başladı. Koltuk tamamlandığında belli belirsiz bir silüet de görür gibi oldum üstünde.
Başak mıydı o? Oydu, evet… Her zamanki sevecen gülümsemesiyle, “Filmi beğenmedim, sen?” dedi…

Arka Pencere Mecmua’nın
Mayıs 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.