Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , ,

ECNEBİ filmlerin memlekete epeyce gecikmeli geldiği yıllar… Bizim hikayemizse tam olarak 1981’de vuku buluyor. Lise 1 öğrencisi Murat’ın gezegendeki ‘sıra dışı’ günlerinden birinde. Hormonlarının coştuğu, bendini çiğneyip aştığı vakitler anlayacağınız!
“Grease” de memlekete geç gelen filmlerden. Birçoğunun halini düşünürsek çok da geç değil aslında, sadece üç yıl!
Gazetelerde, dergilerde allandıra balllandıra anlatılan bu ‘gençlik filmi’ni izlemeden olmaz tabii… Genciz biz de, kanımız kaynıyor. Tam da bu filmin kaymağını yiyecek kitle!
Bu tür şeyler için organize olmak kolay lisede, yetişkinlerin karar verme tembelliğinden eser yok. Hemen karar verip gideceğimiz günü belirledik. Gün dediğim, bir hafta sonrası falan değil, ertesi gün!
Ertesi gün çabuk geldi… John Travolta ve Olivia Newton-John posterlerine bakarak hazırlandığımız “Grease”i tavaf etmek için Adapazarı Yıldız sinemasının önündeyiz. Hafızam beni yanıltmıyorsa, kızlı erkekli 15 kişilik bir arkadaş grubuyuz. Sınıfın üçte ikisi orada.
Biletlerimizi alıp heyecan içinde girdik salona ve doğrudan balkona geçtik. Yiyecek ve içecekler de depolanmış tabii.
Ve başladı film… Danny ve Sandy’nin kumsaldaki görüntüleri akıp giderken, bizden birkaç iç geçirme de eşlik etti onlara.
Size filmi anlatacak değilim, dertlenmeyin! Hâlâ izlemediyseniz de, o sizin eksikliğiniz!
Dönelim balkondaki koltuklarımıza…
Hikaye ilerledikçe, daha doğrusu Danny ile Sandy’nin ‘deli’ aşkının tonu belli oldukça heyecanımız da katlandı. Şarkılara da kâh yerimizde bazı dans figürleriyle, kâh bildiğimiz kadarıyla söyleyerek eşlik ettik. Gördüğünüz gibi, bize sorarsanız her şey çok güzeldi! ‘Darbe’ yemiş memleketin hali ahvali pek ilgilendirmiyordu bizi.
Finalde Danny ile Sandy’nin göğe yükselmesi ise bambaşka diyarlara götürdü bizi, yüreğimiz ağzımıza geliyordu handiyse. ‘Mutluluk’, tarif edilebilir bir şey olsa, muhtemelen hepimiz ‘o an’ı tarif eder, zamanı durdurup ‘o an’da kalmak isterdik.
Filmin ruhumuza nişanladığı coşkunun da etkisiyle bir süre yerimizde kaldık. Bağırış çağırış içinde sahneleri, şarkıları, dansları anlatmaya başladık birbirimize. En çok da aşkı…
Ancak kalkıp gitmemiz, bizi kucaklayacak ‘gerçek’ hayata geri dönmemiz gerekiyordu.
Bizden başka kimse kalmamıştı salonda. Işıklar da sönmüştü. Birbirimize tutunarak tek sıra halinde uzaktaki soluk ışığa doğru yürümeye başladık. Birkaç tökezleme dışında bir tehlike atlatmadan kapıya vardığımızda neşemiz yerindeydi. Düşme tehlikesi geçirenlere atılan kahkahalar da dinmemişti henüz.
Ve çıktık sinemanın kapısından…
Garip bir şeyler mi vardı, yoksa bize mi öyle geliyordu! Sanki her zamankinden daha kalabalıktı sokak. Biraz daha dikkatli baktığımızda, sokaktaki insanların kıyafetleri de ‘farklı’ geldi bize. Dikkatimizi çevredeki dükkanlara çevirdiğimizde ise şaşkınlığımız zirve yaptı. Her zaman önünden geçtiğimiz, ara sıra girip alışveriş yaptığımız dükkanlar değildi bunlar. Daha önce eşini benzerini görmediğimiz ürünler vardı vitrinlerinde.
Şaşkınlığı atlatıp aklı başında bir tepki veren ilk arkadaşım Ferhan oldu. Her daim sağduyunun sesi olmuştu, burada da öyle olması kaçınılmazdı. Gözüne sokağın başındaki polis memuru takılmıştı, “Gidip soralım!” dedi. Doğruydu ya, ne olup bittiğini anlatabilirdi bize.
Polis memurunun üniforması da bir garipti. Dert etmemiz gereken bu değildi tabii, ama ister istemez herkesin ‘acayip ötesi’ kıyafetleri gözümüze batıyordu.
Yanına yaklaştığımızda sert bir bakış fırlattı polis memuru. Belki bir refleksti ya da başka bir şey, kalabalık öğrenci grubunu görünce belindeki silaha yapıştı. Çoğumuz bu ayrıntıyı fark etmemişti.
Ferhan öne çıktı ve “Polis bey, n’oluyor allah aşkına? Nedir bu sokağın, insanların hali? Biraz kafamız karıştı da!” deyiverdi. Polis memuru da şaşkın, tedirgin, ikircikli bir bakış fırlattı Ferhan’a ve arkasında sıralanmış gençlere. “Ne, nasıl?” gibi bir şeyler mırıldanırken, eli hâlâ belindeki silahtaydı.
Bu saçma, bir yere varmayacağı aşikar muhabbet devam ederken, postane binasının duvarındaki bir afişe takıldı gözüm. “Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Sakarya’ya geliyor!” Bir tiyatro gösterisinin afişi olduğunu düşündüm önce, ama altındaki tarihe bakınca her şey karardı: “26 Mayıs 2018 Cumartesi”. Bir anlığına da olsa ‘yok’ olduğumu hissettim. Yanıbaşımdaki Pezo’ya (aslında Murat Pektezol, açıklaması zor!) gösterdim afişi, ben yanlış görmüş olabilirdim. O da aynı tepkiyi gösterince, karanlık daha da kesifleşti benim için.
Kendimi toparlayıp, polis memuruyla konuşan Ferhan’a doğru uzandım ve “Teşekkürler polis bey!” dedikten sonra kolundan tutup uzaklaştırdım onu. Herkesi bir araya getirip, durumu anlattığımdaysa önce derin bir sessizlik oldu, ardından da her kafadan bir sesin çıktığı bir kaos yaşandı. Başka türlüsü düşünülemezdi zaten.
Din dersinde öğretmenin karşısında Men at Work grubunun “Who Can It Be Now?” şarkısını hep birlikte söyleyen bir sınıfın gençleri, o kadar da kolay pes etmezdi kuşkusuz. Bu yaşadıklarımızın bir açıklaması olmalıydı. Ve gene hep birlikte kalarak bu açıklamaya ulaşabilirdik. Ama bu sefer işimiz biraz zordu sanki…
Bir aradaydık, en önemlisi buydu; bu konuda hemfikirdik. Önce evlerimize gitmeyi düşündük, ama o vakit her şeyin çok daha karmaşık bir hale bürünmesi kaçınılmazdı. Kaybolan 37 yılda kim bilir kaç yakınımız, dostumuz uçup gitmişti bu dünyadan!
Yok, böyle olmayacaktı. Evet, şaşkındık ama bir yandan da garip bir heyecana teslim olmuştuk. Gençlik diyelim ya da başka bir şey, bu durumdan beklenmedik bir haz alıyorduk. Onca okuduğumuz kitabın ya da izlediğimiz filmin kahramanları gibiydik. Zamanı eğip bükebilen süper kahramanlardık adeta!
Yürümeye başladık kentin sokaklarında, caddelerinde, meydanlarında… ‘Ayrıcalıklı’ olduğumuzu hissediyorduk, ama her adımımızda bu duygu yavaş yavaş terk etmeye başladı bizi. Birbirlerinin yüzlerine bakmayan, baktıklarında da gözlerinde nefret okunan insanlar gördük çevremizde. İçimizdeki enerjiyi, heyecanı çekip bitiren, emen bir karanlıktı etrafımızı sarmalayan.
Devam ettik yürümeye, boynumuzu eğerek, çevreyi görmemeye çalışarak. Kentin dışına kadar yürüdüğümüzü hatırlıyorum, süklüm püklüm.
Yeşilliği görünce kafamızı kaldırıp baktık ve uzaklarda tek başına bir ağaç gördük. Dokunulmamış, özgür…
Ağaç bizi bekliyordu… Kollarını açmıştı, olanca görkemiyle… Yürüdük…

Arka Pencere Mecmua’nın
Haziran 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar