Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

DEDİ… Haklı olarak soruyorsunuz, “Ne dedi?” diye, ama ben de hatırlamıyorum, belki de hatırlamak istemiyorum. Tek hatırladığım, bir cümle oluşturacak kadar kelimenin ağzından çıkıp ortaya saçıldığı… Ve tabii şunu da hatırlıyorum: O cümle yüzümü kavurucu bir alev gibi yalayıp geçti, yakıp kül etmesine ramak kalmıştı. Şimdi nefes alıp size bu hikayeyi anlatabiliyorsam, her şeyi o ‘ıskalama’ya borçluyum demektir…
Güzel bir uyku çekmiş, zımba gibi uyanmıştım. Günü kucaklamak için hazırdım. O bana nasıl davranacaktı bilmiyordum, ama bu ‘enerji’yi heba etmeyeceğinden emindim.
(Hikayenin ev kısmını hızlıca atlayalım isterseniz, ilginç bir şey yok çünkü. Kederli bir şey yaşanmadı; hep neşe, hep kahkaha, hep iyilik/güzellik…)
O gün film izlemek gibi bir niyetim yoktu. Film konusunda akşamdan kalmaydım. Ermanno Olmi’nin “İş”iyle (Il Posto) Ingmar Bergman’ın “Utanç”ını (Skammen) arka arkaya izlemiş, iki günlük şaheser kotamı doldurmuştum. Sandro Panseri ile Loredana Detto ve Max von Sydow ile Liv Ullmann arasındaki farklı tonlardaki aşklarla hemhal olurken, iki ustanın aksettirdiği ‘zamansızlık’ duygusunu da cebime yerleştirmiştim. Havada karada ölüm yoktu benim için anlayacağınız!
Sokakları arşınlayarak ‘aylak adamlık’ yapmaktı hedefim. ‘Sinemadan çıkmış insan’ı da oynamak istemiyordum ama…
Arşınlama işine Kurtuluş Caddesi’nden başladım. Seviyordum bu caddeyi. Çeşitliliği sindirmeyi başarmış ender bölgelerden biriydi. Ara sokaklarıyla birlikte ‘eski muhit’ özlemini gidermesi de cabasıydı. Diller, dinler, halklar, alışkanlıklar iç içe geçmiş, kol kola yürüyordu burada. (Aman nazar değmesin!)
Caddeyi bitirip Pangaltı’ya nüfuz ettiğimde sabahki ‘güzelliğim’den bir şey kaybetmemiştim, her şey yolundaydı. Tek sorun, nereye gideceğime karar vermemiş olmamdı. Ona da sorun denirse artık!
Ayaklarım metro girişine doğru yöneldi, bir yer belirlenmişti anladığım kadarıyla. Direnmedim…
Vezneciler durağında çıktım metrodan. Ayaklarım devredeydi gene, yürüyordum…
Bir binanın önünde durdum. Kafamı kaldırıp baktığımda, bunun uzun yıllar önce kapısından girip bacasından kovulduğum İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi olduğunu gördüm. “Hayırdır?” diye mırıldandığımı hatırlıyorum.
Sanat Tarihi okumuştum bu binada, ya da okur gibi yapmıştım diyelim. Basın-Yayın ve Felsefe’den sonraki üçüncü durağımdı. Öncekilerde olduğu gibi bunun da devamını getirememiştim. (Canım sağ olsun!)
Binanın önünde dikilirken, elimi cebime attım ve orada olmaması gereken bir kartla birlikte çıktı elim cebimden. Sanat Tarihi okurken sahip olduğum öğrenci kimlik belgesiydi bu kart. Tamam, bu kartın cebimde olması yeterince tuhaftı da, ne yapacaktım ben bununla?
Ayaklarım zaman kaybetmiyordu. Öyle düşünce balonlarıyla falan orada dikilmeme izin vermeyeceklerdi belli ki. Girişe doğru yürüdüm…
Elimdeki ‘tedavülden kalkmış’ kartı gösterip daldım içeri, diğer öğrencilerle birlikte…
Hazır girmişken, vaktiyle ders gördüğüm amfilere de bir girip çıkarım diye düşünürken, ayaklarımın başka bir planı olduğundan haberim yoktu.
Merdivenlere yöneldim. Yönetim katına çıkıp, dekanın odasına doğru seyirtirken buldum kendimi. Kapının önünde durup garbın afakına bakar haldeyken, ayaklarımın yalnız olmadığını anladım. Eller de katıldı onlara (namussuzlar, aslında okulun önündeki ‘cepteki kart’ vakasında harekete geçmişler!)… Ve kapıyı tıklatıverdim.
Sert bir “Gir!”den sonra açtım kapıyı, attım kendimi içeri. Yığınla soru işaretiyle birlikte tabii…
O vakte kadar ağzımdan tek kelime çıkmamıştı. Keşke hiç çıkmasaymış! Ayaklar ve ellerden sonra dudaklara gelmişti sıra!
“Üç yıllık dersi bir yılda almam gerekiyor. Alacağım her dersi teker teker hocalara imzalatmam mümkün değil. Bakın, tek form bile yetmedi, iki formu yapıştırarak birleştirdim. Bir şey yapabilir misiniz?” dedim sekretere. “Dekan hanımla konuşman lazım” cevabı geldi. “Bir bakayım, uygunsa şimdi görüşebilirsin.”
İçeri girip çıktı sekreter, “Girebilirsin” gibi bir şey mırıldandı.
Tekrar etmeyeyim, sekretere söylediklerimi aynıyla dekana da söyledim. Araya birkaç manipüle edici ifade de sıkıştırmış olabilirim!
Dekan, elimdeki ferman gibi forma baktı, olacak gibi değildi gerçekten. Aldı eline kalemi, bütün hocaların yerine kocaman tek bir imza attı. “Tamam” dedi, “bu şekilde öğrenci işlerine git, sonrasını hallederler.”
Teşekkür edip çıkmaya hazırlanıyordum ki, dışarıdan bir bağırış çağırış duydum. Sıra kulaklarıma mı gelmişti?
Sekreterin olduğu bölmeden koridora doğru çıkarken, yönetim bölümünün kilitlendiğini gördüm. Okulda bir ‘çatışma’ çıkmıştı ve ben orada kısılıp kalmıştım. Polisler, öğrencilerin içeri girişini engelledikleri gibi, dışarı çıkışı da imkansız hale getirmişlerdi.
Bir yandan işim halloldu diye sevinirken, öte yandan ‘suçluluk’ duygusu yaşıyordum. İpin üzerinde daha ne kadar durabilecektim? Bir noktada düşmem kaçınılmazdı…
(Evet, tüm bunları uzun yıllar önce yaşamıştım, ama uzuvlarımın harekete geçip ‘yeniden canlandırma’ eylemine girişmeleri de neydi?)
En nihayetinde kapı açıldı ve attım kendimi dışarı, elimde dekanın imzaladığı form olduğu halde. Merdivenleri koşarak indim. Etrafı kolaçan ettim, hasar tespiti için. Belki tanıdık birilerini görürüm diye bakındım, ama okula pek uğramadığımdan görmem pek mümkün değildi zaten.
Bir genç yaklaştı yanıma. Dudağında ufak bir kanama vardı. Hırpalanmıştı. Belli ki çatışmanın göbeğinden çıkmıştı.
Tedirgin oldum, gözümü kaçırdım…
Ama o emin adımlarla sokuldu yamacıma ve açtı ağzını…
Ve dedi ki…

Arka Pencere Mecmua’nın
Ağustos 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar