Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

HAFTA içi günlerin çoğunda olduğu gibi, Uğur’la 9.45’te metroda buluşacaktık, buluştuk da. Tabii ki ben gene beş dakikalık bir gecikmeyle perona varabildim. Uğur oturmuş bekliyordu beni, arka arkaya iki trenin kaçıp gitmesini izlerken birkaç küfür de sallamıştı bana muhtemelen. Neyse ki bu küfürler ‘iyi niyet taşları’yla döşenmişlerdi, zararsızlardı anlayacağınız. Daha doğrusu, bir kulaktan girip öbür kulaktan çıkan cinstendi!
“İki sinema yazarı sabahın 9.45’inde neden metroda buluşuyor ki?” diye bir soru gelebilir aklınıza. Ben de her şeyden haberdarmışsınız gibi konuşuyorum sizle! Haksızlık ettiğimin farkındayım, affola!
Açıklayayım… Derdimiz basın gösterimleri… Sabahın 10.30’undaki (bir zamanlar 10’du bu saat) ön gösterimlere katılarak mesleğimizi daha iyi icra edebilmeye çalışıyoruz. Kimi zaman ‘boşa harcanmış zaman’ olabilen bu gösterimler, bazı durumlardaysa yedinci sanat adına ‘çok özel’ anlar bahşediyor bize.
Açıklamam yeterli geldiyse, o gün nasıl bir ‘serüven’ yaşadığımıza geçeyim artık…
Sokağa açılan sinemalarda büyümüş bir kuşak olarak, alışveriş merkezlerine tıkılmaktan hazzetmediğimiz bir gerçek. “Muppet Show”daki Statler ve Waldorf gibiydik bu konuda, tam anlamıyla iki huysuz ihtiyar. Uğur’un benden bir tık daha ‘huysuz’ olduğunu da kabul edelim ama!
Neyse ki o günkü gösterim, kapısı -tam olarak değilse de- sokağa açılan ender salonlardan Beyoğlu Sineması’ndaydı. Ha kapandı ha kapanacak diye yılları arkasında bırakan Beyoğlu Sineması’nda.
Sütiş’teki geleneksel kahvaltımızın ardından salona doğru yürümeye başladık. İstiklal Caddesi’ni onca yılda binlerce kez arşınlamışık, bir kez daha rotamız aynıydı. Rotamız aynıydı da, yıllar içinde güzergahtaki ‘manzara’ epeyce değişmişti.
Sinema Günleri zamanında, her ikimiz de birer üniversite öğrencisiyken ‘rahmetli’ Emek Sineması’nın yanındaki ‘rahmetli’ Han Cafe’de tanışmıştık. 30 yılı aşan dostluğumuz süresince, İstiklal Caddesi’nin ‘değişmekten usanmayan’ taşları ve büyük çoğunluğu ‘rahmetli’ olmuş mekanları üzerinde bıraktığımız izler, hatıralar denizindeki yerlerini korusalar da bizler gibi yavaş yavaş siliniyorlardı. Tedavülden kalkmasına ramak kalmış bir kuşağın çocuklarıydık artık!
Zamana direnmenin anlamı yoktu, biliyorduk bunu, ama ‘gelişip güzelleşmek’ten ziyade ‘geril(ey)ip çirkinleşen’ manzaraya karşı ‘nostaljik’ refleksler sergilememiz de kaçınılmazdı. Umutla emekleyen, yürüyen, koşan çocukların elinden çalınanların haddi hesabı yoktu.
Sütiş’ten çıkıp İstiklal Caddesi’ne doğru yaptığımız yürüyüşler, son zamanlarda hep bu hissiyatla başlıyordu, gene öyle oldu. Salladığımız küfürlerin burada yeri yok, sıkça sarf edildiklerini bilin yeter!
Yürüyüşün ilk durakları, Fitaş ve Dünya sinemaları oldu. Bir de Fitaş Cep vardı tabii. Fitaş’ta Bernardo Bertolucci’nin “Son İmparator”u (The Last Emperor), Dünya’da Ömer Kavur’un “Gece Yolculuğu” oynuyordu. “Son İmparator” için Taksim Meydanı’na kadar uzanan bir bilet kuyruğu gözümüze çarptı. Dokuz Oscar’lı film gelmişti caddeye, kaçmazdı!
Fitaş Cep’te ise Clint Eastwood’un yönettiği “Kuş” (Bird) vardı. Caz dünyasının üstat müzisyenlerinden Charlie Parker’ın hikayesi. İzlenecek ne çok film vardı!
Sonraki durağımız, Fitaş ve Dünya’nın karşı çaprazındaki Lale sinemalarıydı. Lale-1’de Alan Parker’ın “Mississippi Yanıyor”u (Mississippi Burning), Lale-2’de ise Andrey Tarkovski’nin “Ayna”sı (Zerkalo) gösteriliyordu. Güzel oldu bu, “Ayna”yı Sinema Günleri’nde kaçırmıştım.
Aynı sırada yürümeye devam ederken Alkazar sinemalarının önünde bulduk kendimizi. Üç salonda gösterilen filmler içinde en dikkat çekici olanı David Lynch’in “Kayıp Otoban”ıydı (Lost Highway) kuşkusuz. “Deli adam ne yaptı kim bilir!” diye geçirdim içimden. Beyinlerimizi bir kez daha sütlaca çevirecekti muhtemelen!
Bu düşünceler içinde, Alkazar’dan ayrılıp hemen karşıdaki devasa Saray Sineması’na yöneldik. Sergio Leone’nin “Bir Zamanlar Amerika”sı (Once Upon A Time In America) gösteriliyordu. Dört saatlik bir film olduğunu duymuştuk. Gözümüz korkmadı değil, ama izleyecektik illaki. ‘Doğru zamanlama’ önemliydi bu film için.
Saray’ın bitişiğindeki mütevazı Lüks ise pek ilgimizi çekmedi. Yakınına uğramadığımız yerli filmlerden biri vardı gene. Ama sokağa kıvrıldığımızda iki ‘mabet’ daha bekliyordu bizi.
Yeşilçam Sokağı’nın sol kanadındaki Emek Sineması, olanca haşmetiyle bir kez daha gözümüzü kamaştırırken, John Travolta’lı “Cumartesi Gecesi Ateşi”nin (Saturday Night Fever) afişiyle burun buruna geldik. En nihayetinde gelmişti beklenen film, yaşasın!
Sokağın biraz ilerisinde sağda konuşlanmış Sinepop Sineması ise Emek kadar haşmetli değilse de, yanındaki Bab Cafe’yle birlikte iyi bir bütün oluşturuyordu. Ve gösterimdeki film için ölüp bitebilirdiniz! David Lynch’ten “Fil Adam” (The Elephant Man). Ben izlemiştim, ama Uğur görmemişti filmi henüz.
Tekrar caddeyle buluştuğumuzda, hemen karşıdaki Ayhan Işık Sokak’a dalmaya karar verdik. Majestic sinemalarını hızlıca geçtik, ama orada da ağız sulandıran filmler vardı. Erol Dernek Sokak’taki Yeni Melek Sineması bekliyordu bizi, o yüzden adımlarımızı hızlandırmıştık. Ama saate bakıp da 10.20 olduğunu görünce, sokağa girmeden geri döndük. Basın gösterimi beklemezdi zira.
Caddede hızla yürürken, İnci Pastanesi’nin yanındaki Rüya Sineması’nın önünde bir süre durduk. Durmamız kaçınılmazdı, çünkü girişteki abimiz her zamanki gibi “Devamlı seks, devamlı seks!” diye çağırıyordu bizi. Bir süre birbirimize baktık, sonrasında hiçbir şey söylemeden yürümeye devam ettik.
Karşı çaprazdaki Atlas Sineması’nın afişlerine uzaktan bir baktık, gene “Tadı Bal Huyu Zehir” oynuyordu, ‘danıştay kararıyla’. Bu filmi pas geçtiğimize inanamıyordum!
Beyoğlu Sineması’nın önüne geldiğimizde, caddenin müdavimlerinden “Cüzdan yüz lira yüz lira, paranı koy, yüz lira”cı abimizle de selamlaşmıştık, o görev de tamamlanmıştı! Ondan cüzdan almamış olsak da, varlığı rahatlatıyordu bizi.
Ve tam 10.30’da girdik salona. Aleksey German’ın “Dovlatov”uydu izleyeceğimiz film. İkinci sıradaki koltuklarımıza yerleştik. Film başlarken Uğur’a dönüp, “Bu hafta görmemiz gereken çok film var” diye fısıldadım…

Arka Pencere Mecmua’nın
Eylül 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.