Etiketler

, , , , , , , , , , , , , ,

KARANLIKTI… Haliyle… Sinemadaydım çünkü… Ama bugünkü karanlıkta başka bir şey vardı sanki. John Carpenter’ın “Sis”indeki (The Fog) denizciler çıkıp gelecek gibiydi. Böyle düşününce biraz da irkilticiydi tabii. Ve çoğu zaman olduğu gibi, üç beş kişiydik salonda. Film başlamamıştı henüz. Diğerlerine bakmayı denedim, yaşadığım tedirginliği onlar da hissediyor mu, görmek istedim. İfadelerini seçmek imkansızdı o karanlıkta.
Filmin başlaması geciktikçe, ruhumu teslim alan karanlığın hakimiyeti artıyordu. Bir şeyler olacaktı, ama ne olacağını tahmin bile edemiyordum. Bu durum, hissettiğim parçalanmayı daha da kritik hale getiriyordu.
Oturduğum koltuğa yapışmış, tek kelime edemeden bekliyordum. Kalp atışımın hızını kontrol etmek şöyle dursun, bedenimin herhangi bir parçasına hakim olmaktan acizdim. Bir süre sonra darmadağın olup toz bulutuna dönüşecek gibiydim. Bir güç tarafından içten içe kırılıp dökülüyordum sanki.
“Panik ataktır o!” dediğinizi duyar gibiyim. Olabilir, ama hikayenin devamını okumadan herhangi bir yargıya varmayın bence…
Neyse… Karanlığın içinde debelenme serüvenime devam edeyim ben.
Uzunca bir bekleme sürecinden sonra en nihayetinde film başladı. Ya da ben öyle olduğunu düşündüm. Çünkü perdeden bana doğru bazı sesler geliyordu ama hâlâ her yer karanlıktı, hiçbir şey göremiyordum. Teknik bir aksaklık olmalı diye düşündüm. Biraz daha bekleyecektim belli ki.
Yaşanan bu aksaklık, içinde bulunduğum korku atmosferini iyice şahlandırırken, uzuvlarımın uyuşmaya başladığını hissettim. Hareket ettiremiyordum herhangi birini. Ölüp kalacaktım o koltukta!
Bu arada, teknik aksaklık demiştim ama perdeden sesler gelmeye devam ediyordu. Durdurmamıştı filmi makinist. Hangi filme girdiğimi bile unutmuştum. Seslerden çıkarmaya çalışıyordum.
Çıkıp gitmek gibi bir seçeneğim de yoktu, kolumu bile oynatamıyordum. Parmaklarım biraz işliyordu, o kadar!
Sonunda çıkarmıştım hangi film olduğunu. Blake Edwards’ın “Tatlı Budala”sıydı (The Party). Peter Sellers, bu filme has o muhteşem aksanıyla ele vermişti. Defalarca izlediğim tüm zamanların en iyi komedi filmini, bir de perdede görmek istemiştim demek ki!
Karakterin bir film setini yerle yeksan etmesini tebessümle dinlerken, bir yandan da görüntünün perdede akmasını bekliyordum. Ancak beklemek yeterli olmayacaktı, kafamda canlandırmak en iyi çözümdü.
Ve kafamdaki görüntüleri duyduğum seslerle senkronize etmeye çalıştım. Başlangıçta olmuyor gibiydi, ama film ilerledikçe taşlar yerine oturmaya başladı. Becerecektim galiba!
Diğer seyirciler ne yapıyordu acaba? Kafamı çevirip bakmaya çalıştım, ancak kafam da sabitlenmişti artık. Sadece perdeye doğru bakabiliyordum.
Gene bana bir tedirginlik, terleme, uyuşma, irkilme, korku ve ardından panik geldi. Bu ruh halinin etkisiyle filmin sesini de ayırt edemiyordum. Her şey birbirine karışıyordu. Neler oluyordu?
Evet, bedenime söz geçiremiyordum, ama kafamın darmadağın olmasına izin vermemeliydim. Bir imdat çağrısı yapsam sesimi duyurabilir miydim acaba?
Denedim… Olmadı… Ses telleri de hakim olamadıklarım arasındaki yerini almışlardı. Belli belirsiz bir hırıltıdan başka bir şey dökülmüyordu dudaklarımdan.
Bir yandan hırıldarken, öte yandan da susadığımı fark ettim, hem de öyle böyle susamak değil! Dudaklarım kurumuş, çatlamıştı susuzluktan. Dilimle ıslatmaya çalıştım dudaklarımı. Toz toprak tadı geldi, ya da tatsız tuzsuzluğu.
Salona girmeden önce ne yapmıştım ki? Acaba bir inşaatın yanından geçerken toz toprakla mı haşır neşir olmuştum? Belki… Hafızam oyunlar oynuyordu, yakın geçmişi hatırlamak gitgide güçleşiyordu.
Kafamı toparlayıp sakin kalmaktan, sessizce beklemekten başka bir çözüm gelmiyordu aklıma. Bu bekleyişi çekilebilir kılmaksa filme odaklanmaktan geçiyordu. Evet evet, öyle yapmalıydım! Ayılıp bayıldığım filmi dinlemeli, her şeyi kafamda canlandırmalı, hikayenin içinde kaybolup gitmeliydim. Delirmemek için bunu yapmak zorundaydım.
Ve yeniden perdeden gelen sesleri ayırt edebilmeye başladım. Figüran kahramanımız, ortalığı dağıtabileceği başka bir yer bulmuştu artık. Hollywood camiasının anlı şanlı isimlerinin davetli olduğu bir partideydi.
Tıpkı benim bu salonda hapsolmuş olduğum gibi, o da partide tıkılıp kalmıştı. Kimse onu tanımıyor, ama o bir şekilde partinin tadını çıkarmaya çalışıyordu. Tıpkı benim burada yaptığım gibi. Aramızdaki fark, onun elini kolunu fazlasıyla kullanabiliyor oluşuydu, sakarlık derecesinde!
Tabii, “Nasıl biliyorsun? Hiçbir şey göremiyorsun ki?” diye atlayın hemen! Dedim ya, filmi defalarca izlemiştim diye. İzin verin de, o kadarını da kafamda canlandırabileyim artık!
Bakın, gene dağıttınız beni… Ne diyordum… Hah!
Yüreğimin en derinlerinden gelen kahkahalar atıyordum, hırıltı şeklinde tabii. Kımıldayabilseydim, adamımızın banyoda yaşadıkları bir kez daha koltuktan düşürebilirdi beni muhtemelen.
O sahnenin sonunda havuza düşmesi, bir yandan kahkahanın dozunu artırırken, öte yandan da susuzluğumu hatırlattı. Dayanılır gibi değildi! Ağzımdaki toz toprak da hiç yardımcı olmuyordu doğrusu. Karanlığa alışmıştım ama susuzlukla mücadele edemiyordum.
Alnımda bir damla su hissettim sonra. Birileri beni duyup yardıma mı gelmişti yoksa? Bir damla, iki damla, üç damla derken, başımdan aşağı doğru hatırı sayılır miktarda su akmaya başladı. Hareket edemiyordum ama gerek de yoktu. Saçımdan aşağı süzülen su, ağzıma kadar geliyor, susuzluğumu gideriyordu. Pek temiz değildi, ama içinde bulunduğum bu durumda şikayet etmek gibi bir lüksüm yoktu. Kana kana değilse de, dilimi kullanarak içiyordum suyu.
Nefeslenmiştim biraz… Filme kulak kabarttım yeniden.
Sakar kahramanımızın serüveninde finale yaklaşıyorduk. Benim finalim nasıl olacaktı acaba?
Güle oynaya (lafın gelişi) devam ettim filme. Bitmesin istedim. Filme ışınlanmak, karakterle birlikte kol kola yürümek, yeni serüvenlere yelken açmaktı isteğim. Kapana kısılacaksam bu şekilde olmalıydı.
Ama bitiyordu işte. Son replikler, son mizansenler, son kahkahalar…
Ve bitti… Büyük bir boşluk hissettim ruhumda, yapayalnız bırakılmıştım. Hareketsiz bedenim de terk etmişti beni, hiçbir şey hissedemiyordum.
Film bittiğine göre salonun ışıklarının açılması gerekiyordu. Aydınlığı özlemiştim…
Derinlerden gelen belli belirsiz bir soruyla tüm bu düşünceler sonsuzluğa saçılıverdi…
“Sesimi duyan var mı?”

Arka Pencere Mecmua’nın
Ekim 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar