Etiketler

, , , , , , , , ,

KIŞ 1987… Şubat… Soğuklar arasından en soğuğunu seç tadında bir hava… O sıralar yanında kaldığım ağabeyimin Şirinevler’deki evinden çıkıp yola koyulduğumda akşam üstü saatleriydi. Hedefse Anadolu yakası, tam olarak Çiftehavuzlar. Yol uzun, meşakkatli ve hırpalayıcı. Üşenmedim değil, ama söz vermiş bulundum, geleceğim diye. Söz verdiğim yerlere gitmediğim olmuyor muydu, tabii ki oluyordu ama buna ben de gitmek istiyordum belli ki. “Gitmesem bu satırları karalamam da mümkün olmayacaktı” diyerek rahatlatayım kendimi. Ezcümle, iyi ki gitmişim!
Nereye gideceğimi söyledim de, ne için yola koyulacağımı söylemedim. Onu da vakit kaybetmeden arz edeyim efendim. Bir arkadaşımın doğum günü partisine -mümkünse- ışınlanmaktı hedefim. Yanlış anlamayın, ‘partilerde kız tavlama sanatı’nı icra etmek gibi bir amacım yoktu. Sevdiğim, yanında olmaktan keyif aldığım arkadaşımı kıramamış, geleceğim diye söz vermiştim.
Yol serüvenimle kafanızı ütülemeyeyim; bildiğiniz, hepinizin İstanbul trafiğinde neredeyse her gün yaşadığınız bir toplu taşıma çılgınlığı işte! Minibüs, otobüs, vapur ve dolmuştan mürekkep bir ‘kare as’ seyahati. Belki başka bir hikayede bu seyahatin de içinde kayboluruz, kim bilir!
Gördüğünüz gibi, yolu epeyce hızlı geçtim ve hedefe, hedef sandığım partiye doğru adımlarımı sıklaştırdım. “Anlaşılan partide de bir numara yok, bizi oyalıyor galiba bu!” diye geçiriyorsunuz içinizden muhtemelen. Ve haklısınız…
Evet, partide de bir numara yoktu. Gülüp eğlenmek, hoşça vakit geçirmek, müzik eşliğinde kalça kıvırmak, arkadaşlarla hoşbeş etmek ve birkaç birayla kafayı bulmak dışında kayda değer bir şey anlatamayacağım size. Belki başka bir hikayede bu partinin de içinde kayboluruz, kim bilir!
Tekrara düştüğümün farkındayım, kusura bakmayın. Orta sahada top çevirerek zaman kazanmaya çalışıyorum işte! Kazandığım zamanla ne yapacağım konusunda ise hiçbir fikrim yok…
Gece yarısı civarı ayrıldım partiden. Yapayalnız…
Hava daha da soğumuştu haliyle… Caddede titreyerek dolmuş beklerken bir düşüncedir aldı beni. Yoldu derdim, Şirinevler’e nasıl dönecektim. O yaşlarda (21) başka ne derdi olurdu ki bir gencin, ya da her şeyi dert edinmez miydi? Paradoks!
Yarım saatlik bir bekleme modundan sonra dolmuşla Kadıköy’e vardım bir şekilde. Ama son vapur da kalkmıştı; karşıya geçiş taksilere emanetti artık. Bütçe meselesini düşününce bu da imkansızdı o saatte. Hele ki gece tarifesi falan, olacak şey değildi.
Kadıköy iskelesi civarında bir ileri bir geri dolanırken, aklıma otel fikri düştü ve mantıksız da gelmedi. Şöyle ucuz bir otel bulsam, geceyi orada geçirsem, sabah da rahat rahat yoluma gidebilirdim.
Ucuzdu gerçekten otel, çok ucuz… Kapıdan içeri girdiğim anda vazgeçer gibi oldum, ama bir şey (başka bir çözüm olmaması muhtemelen) geri adım attırmadı bana.
Düşünceli, tedirgin, üşümüş, uykusuz bir halde lobide dikilirken, otel katibiyle göz göze geldim. Bakışları tedirginliğimi artırmakla kalmadı, biraz da tırstım galiba! Gözlerini kırpmadan bakıyordu bana. Hafif açılmış alnı, sinek kaydı tıraşı, bir miktar eskimiş gibi duran takım elbisesiyle ‘sıradan’ bir görüntüsü olduğu tartışılmazdı. Sıradandı belki, ama bu sıradanlığın perde arkasında bir bit yeniği vardı sanki.
“Hoş geldiniz” dedi, “nasıl yardımcı olabilirim?” diye de ekledi. “Ben, ben…” diye kekelemeye başladım. Sıfır derece soğukta titremişken ter içinde kalmam ilginçti biraz. Geri dönüşü olmayan noktayı da geçmiştim üstelik.
“Gecelik ücretiniz ne kadar?” diye sorar, sonra da pahalı olduğunu söyleyerek çıkar giderim diye düşündüğümü hatırlıyorum.
“Gecelik ücretiniz ne kadar?” diye sordum. Ne söylediğine girmeyeyim, verdiği fiyatı ödedim çünkü. O mekana mıhlanmış gibiydim.
“Zeynep!” diye seslendi otel katibi. Herhangi bir cevap gelmedi. Bir kez daha seslendi ve anlayamadığım bir şeyler mırıldandı. Sinirlenmişti belli ki. “Bir dakika bekleyin efendim” deyip yerinden çıktı, giriş katındaki koridordan arkaya doğru yürüyüp gözden kayboldu.
Beklerken lobiye takıldı gözüm. Koltuklardan birinde yaşlı bir adam oturuyordu. Elindeki gazeteye gömülmüştü. Geldiğimin farkındaydı ama. Gazeteden gözünü ayırmadan, “Acımasız bir dünyada yaşıyoruz” dedi, “adam, cinnet geçirip karısıyla üç çocuğunu kıtır kıtır doğramış!” Tepki vermedim. Vermeli miydim?
Otel katibi, birkaç dakika sonra geri geldi. Yanında genç bir kadın vardı. Zeynep bulunmuştu! Kısa boylu, hafif kilolu, yuvarlak yüzlü bir kadındı Zeynep. Gözleri de yarı açık yarı kapalıydı. Uyandırıldığı anlaşılıyordu. “Ne gerek vardı” dedim, “eşyam da yoktu.”
Otel katibinin uzattığı anahtarı kapan Zeynep, hiçbir şey söylemeden bana baktı ve arkasını dönüp merdivene doğru yürüdü. Peşinden gitmem gerekiyordu, öyle de yaptım.
İkinci kata çıkıp bir odanın önünde durduk. “Tuvalet, banyo ortak” dedi, “koridorun sonundaki kapı.” Anahtarı çevirip kapıyı açtığında odadan ağır bir koku geldiğini hatırlıyorum. Dayanılmaz değildi ama…
Teşekkür edip kapıyı kapattım. İçerideydim artık, deliksiz bir uyku çekebilirdim. Üzerimdekileri çıkarıp odadaki tek sandalyeye bıraktım. Sandalye dışında bir de yatak vardı zaten odada. Boylu boyunca uzandım yatağa, yorgan ve battaniyeyi de üzerime çekerek.
Uykuya dalmadan önce otel katibini düşündüm, Zeynep’i ve lobideki yaşlı adamı da. Otelde kalmak, pek başvurduğum bir şey değildi. Belki de bu yüzden ‘garip’ geliyordu gördüklerim. Kapıyı kilitlemiş miydim?
Uyandığımda sabah 10 civarıydı. Birkaç dakika içinde toparlanıp çıktım odadan.
Lobiye indiğimde otel katibini yerinde göremedim. Zeynep de yoktu ortalarda, yaşlı adam da. Kısa bir süre bekledikten sonra anahtarı bırakıp çıktım otelden…
Aynı yılın sonbaharında izlediğim bir film, otel katibini, Zeynep’i ve yaşlı adamı hatırlattı bana. O meşum geceyi…
Odadaki koku neydi?

Sinema SE7EN Mecmua’nın
Ocak 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar