Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

MİDEMİN paramparça olduğunu hissettiren o meşum ağrıyla uyandım bu sabah da… Birkaç aydır bedenimle birlikte ruhumu da teslim almıştı bu ağrı. Çevremdeki herkesi canından bezdiren melun bir adama dönüşmüştüm. ‘İyi insanlık’ motivasyonum neredeyse sıfırlanmıştı. Herkese ve her şeye kuşkuyla yaklaşıp paranoyaklaşmam da cabası. Kurtulmak istiyor muydum bu ruh halinden, o da kuşkuluydu. ‘Kötülük’ün kıskacında debelenmek çekici geliyordu sanki.
Yataktan kalkıp salona doğru seyirttiğimde, içimde kalan son insanlık kırıntılarıyla tek gözlü kedim Yimou’yu (evet, Zhang Yimou!) kucağıma aldım. Onu sevip okşamak, mırıltısını hissetmek, kısa bir süreliğine de olsa iyi geldi. Ama ağrıdan tümden kurtulmak gibi bir şey söz konusu değildi belli ki, yakıp kavuruyordu bütün bedenimi. ‘Dünyanın bütün sabahları’ böyle olamazdı, olmamalıydı!
Yimou’nun mamasıydı, kumuydu derken evden çıkış saatim gelmişti. Daha fazla oyalanmanın anlamı yoktu, çıktım…
(Şimdilik seni serüvene ortak edemedim sevgili okur, kusuruma bakma! Belki ileride…)
İstemeye istemeye, iki büklüm bir şekilde sokağa adım attığımda yazgımın değişeceğine dair bir umudum yoktu. Ama iyi ya da kötü bir şeyler olacak gibiydi, değiştirip dönüştüren bir şeyler. İhtiyacım olanı alıp alamayacağımı ise bilemiyordum. Hem alsam da ne yapacaktım!
Caddeden sola sapıp yürüyüş hızımı koşu temposuna çevirdiğimde işlerin biraz karışacağını hissetmedim değil… “Ne işi, karışacak olan ne?” diye sorabilirsiniz haklı olarak. Bir cevabım yok, ki asıl mesele de bu. Zaten her şey karışıktı. Belki bu yeni ‘karışıklık’, her şeyin toparlanmasına vesile olabilirdi.
Arkamdan birilerinin “Koş Forrest, koş!” diye bağırdığını duymak şaşırtıcı değildi, ben de olsam aynı tepkiyi gösterirdim muhtemelen. Belki kuşak itibarıyla “Koş Joe, koş!” da diyebilirdim!
Yok, peşime kimse takılmadı, müritlerim falan da olmadı. Arada bir laf atanların nidaları da iki kulağımın arasını ses hızında aşıyorlardı. Koşmaktan başka bir şey düşünemiyordum, çevremde olup bitenlere de gözlerimi kapamıştım adeta.
Üzerinde koştuğum çizgi kesintisizdi, hiç bitmeyecek gibiydi. Spor salonlarındaki -pek anlam veremediğim- koşu bantlarından biri üzerindeydim sanki. Nefes nefese koşuyor, ama bir yere varamıyordum. “Hedefsizlik” dedi içimdeki psikiyatr, “hedefsizlikten başka bir şey değil bu!” Haklı olabilirdi. Sürekli kanayan bir mideden yayılan ağrıdan başka bir şey yoktu elimde. Ve bunu devre dışı bırakıp yeni bir sayfa açmak gibi bir hedefim de…
Koşmak, bir şeylerden kaçmak için miydi, yoksa sadece ‘koşmak’ mıydı, emin değildim. Koşarak bir süzgeçten geçiyordum belki de, beni ben yapan her şeyden ayıklandığım bir süzgeçten. ‘Rafine’ olmakla ne kazanacaktım ki! Bakın, gene ‘fayda/zarar’ paradoksuna teslim oldum! Sadece ‘içimden geldiği’ için koşmak gibi bir seçenek yoktu. İllaki bir ‘bit yeniği’ çıkmalıydı. Belki de bu yüzden ‘rafine’ olmalıydım.
Durmaya niyetim yoktu. Sonunu görmeliydim bu koşunun. Bir yere gidiyorsam, onu görmeden yarıda bırakamazdım. Yarıda bıraktığım, sonunu getiremediğim yığınla şey birikmişken ardımda, hayaletleri peşime takmışken, soluklanmak için bile durma lüksüne sahip değildim.
Bir ara tökezler gibi oldum, yorgunluktan muhtemelen. Dağılan dikkatim, koşuya başladığım andan bu yana ilk kez etrafa göz gezdirmemi sağladı. Bakmaz olaydım! Hiçbir şey yoktu. Rengini bile çözemediğim sınırsız bir boşluğun içinde koşuyordum. Uzayıp giden koşu bandı dışında elle tutulur, gözle görülür bir şeyin izine bile rastlamadım. Bir ses, bir nefes aradım; arkamdan bağırıp çağıranların haykırışlarını duymaya çalıştım; ağaçların, çiçeklerin ya da araba egzozlarından yayılan zehirli gazların kokusunu alma çabasına girdim. Benden gayrı her şey durmuş, durmakla kalmamış yok olmuştu. Yeryüzü sonsuz bir uykuya yatmıştı. Ya ben?
Bense koşuyordum hâlâ, hiçliğin göbeğinde uzayıp giden ve ne idiği belirsiz bir çizginin üzerinde…
Yoruldunuz biliyorum, artık ne olacaksa olsun diyorsunuz! İşin gerçeği, ben de aynı duygu içindeydim. Yorgunluk bir yana, tek başıma saçma sapan bir koşudur tutturmuştum, anlamsızlık zirve yapmıştı. Tamam, hayatımdaki anlamsızlıkların haddi hesabı yoktu, ama bu biraz aşırıydı sanki!
Süreç devam ederken, size çevreyi tanımlayabilecek doneler de veremedim, birkaç aksiyon hamlesi de. “Sıfır Kenti”nde (Gorod Zero) hapsolan adam gibiydim, ama onun en azından o ufak kasabada başına bir şeyler geliyordu, her ne kadar sonuca varmasa da. Bense kıçıma yapışan dar kotum ve neredeyse allahın her günü giymekten lime lime olmuş Simple Minds tişörtümle deli danalar gibi koşmaktan başka bir şey yapmıyordum. Varoluşsal sayıklamalar da bir yere kadar! Sizin gibi ben de sıkıldım bu serüvenden!
Karşıma “10”daki Bo Derek mi çıkacaktı, yoksa beni kesip biçmek için Michael Myers mı? Belki de “Caniler Avcısı”ndaki (The Night Of The Hunter) Robert Mitchum? Fazla film izlemekten (ya da koşmaktan) balataları sıyırmıştım belli ki! “Aşıklar”daki (The Swimmer) Burt Lancaster gibi bir finale ihtiyacım vardı artık! Terden sırılsıklam olmuş bir vaziyette finalime doğru koşuyordum…
‘Dünyanın sonuna kadar’ koşmak kadar anlamsız bir şey olamazdı. Durmalıydım, ama duramıyordum. İtici güç yoktu, çekici güç de. Neydi bu ısrar? Motivasyonsuz nereye kadar dayanabilirdim?
Dayanamadım…
Gözlerim karardı, olduğum yere yığılıp kaldım. Koşu bandı uzayıp gidiyordu hâlâ. Sonunu görmem mümkün olmayacaktı. Kim bilir, sonu da yoktu belki!
Kapattım gözlerimi, yeniden dinledim yeryüzünü. Hayır, herhangi bir ses duyamıyordum. Oracıkta uyuyakaldım…
Bir ses, bir koku, bir temasla gözlerimi açtım. Her şey yok olmamıştı belli ki.
Yimou’ydu… Tek gözüyle bana bakıyor, yüzümü okşuyordu minik patileriyle. “Bitmedi” der gibiydi.
Zorlukla ayağa kalktım. Yimou’yu kucağıma alıp geri dönüş yoluna koyuldum. Bu kez ağır adımlarla yürüyerek…
Yimou, geri döndüğümüzü fark edince hırçınlaştı, kıvrak bir hareketle kucağımdan fırlayıverdi. Ve koşarak yola devam etti… Ben ‘muhafaza’ ettiğim hayatıma geri dönerken o devam etmeyi seçmişti.
Onu son görüşümdü… Ağrıyı da son hissedişim…

Sinema SE7EN Mecmua’nın
Şubat 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.