Etiketler

, , , , , , , , , , ,

BEBEK Parkı’nda bir bankta ayıldım… Nisan sabahı, buz efektiyle ayıltmıştı beni. Oraya nasıl geldiğim, o banka nasıl kendimi attığım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Şarapla yıkanmış gibiydim, leş gibi kokuyordum. Belli ki bir yerlerde yemiş içmiş, dağıtmıştım. Ama nerede, kimlerle, nasıl, hatırlamıyordum.
Telaşla elimi cebime attım, cüzdanım da yoktu. Gece bir yerlerde düşürmüş olmalıydım, ya da bankta ölü gibi yatarken biri gelip söğüşlemişti beni. Bildiğim bütün küfürleri sıralarken, bir yandan da baş ağrısının sağ kanattan gelen hücumlarını bertaraf etmeye çalışıyordum. Beynime çivi çakılıyordu sanki!
İki işçi beliriverdi uzaktan. Parkı temizleyip sulamak için gelmişlerdi. İçlerinden biri beni görüp, tek kelime etmeden bir el hareketi yaptı, kışkışlar gibi. “Sizle mi uğraşacağım” deyip, ardına da tumturaklı bir küfür sallayıp kalktım banktan. Arkama bile bakmadan uzaklaşırken, aynı küfür misliyle takip ediyordu beni. Lügatları benden kuvvetliydi!
Neyse ki peşimden gelmediler; bir de dayak yiyemezdim bu halde… Parktan çıktığımda güneş azıcık da olsa ısıtmıştı içimi. Ayılmanın ötesine geçmiştim, cin gibiydim. Bir de şu baş ağrısı olmasaydı!
Woody Allen’ın bir hikayesindeki adam gibi hissediyordum, hani şu sözlüğün içinde kaybolan adam. Bilmediğim bir dilin kelimeleri beynimin içinde raks ediyorlardı. İçlerinden en havalı olanı da ardıma takılmış pis pis sırıtıyordu. “Kelime nasıl raks eder, sırıtır!” diye sormayın. Anlatamam, yaşayan bilir!
Şu saçma sapan kelimeyi atlatmak için akla karayı seçtim, ama başardım en nihayetinde… Okula mı seyirtseydim? Hangi okul? O sıralar Boğaziçi Üniversitesi’ndeydim, felsefe okumaya çalışıyordum. Yakındım da okula. Belki sızıp kalacak bir yer bulabilirdim orada.
Ama önce bir şeyler atıştırmalıydım, asit kusacaktım bir şeyler yemezsem. Cüzdan yok, dolayısıyla para da yok. Nasıl olacaktı?
Zengin muhitindeydim. Saç sakal da birbirine karışmış zaten, dilenebilirdim. Üç beş papel kapsam yeterdi. Tamam, kabul ediyorum, sahtekarlık ama çaresizdim. Hemen yargılamayın beni, anlamaya çalışın!
Bir banka şubesinin önünde dikilip dilenmeye başladım. “Allah rızası için!” Sihirli cümle buydu, en azından o güne kadar gördüğüm dilenciler buna ikna etmişti beni. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yoktu, başladım her gördüğüme aynı cümleyi söylemeye. Üç beş de geliyordu bir şeyler, tokluğa doğru adım adım ilerliyordum. Paralar şıkır şıkır avucuma inerken ne baş ağrısı kalmıştı ne de ‘asit kusma’ riski!
Birden durdum, düşündüm: “Ulan, o kadar acınacak halde mi görünüyorum; herkes acıyan gözlerle bakıp indiriyor avucuma paraları!” Biraz da utanmadım değil. Ama çok çabuk geçti bu duygu, merak etmeyin!
Meslek seçimi konusunda o güne kadar düşünmemiştim, ama ‘dilencilik’ de bir meslekti ve kâr marjı epey tatmin ediciydi. Fazlasıyla hızlı adapte olmuştum bu işe, içim ısınmıştı. Ceplerim de öyle…
Öğlen saatlerine kadar yerimi kaybetmeden dilendikten sonra bir şeyler yemek için yakınlardaki bir lokantaya attım kapağı. Kapıdan girer girmez, baş garson beni görüp durdurdu. “Bekle!” dedi. Bekledim. Birkaç dakika sonra geri döndüğünde elinde bir poşet vardı, bana verdi. “Nedir bu?” diye soramadım, aldım poşeti ve çıktım mekandan.
Çıkar çıkmaz baktım poşetin içindekilere. Bir somun ekmek ve iki kap yemek vardı. “İlginç” diye sayıkladım, “dilenciler yemeğe de para vermiyor belli ki!”
Deniz kıyısında bir banka oturup yumuldum yemeğe. Lezizdi! Eti bol bir türlü ve yanında çoban salatası. Ekmek de tazeydi, somunun üçte ikisini indirdim mideye. Yeri gelmişken, lokantalardaki ekmeklerin her daim taze olması haksızlık değil mi?
Siz bu sorunun cevabını düşünedurun, ben hikayemi anlatmaya devam edeyim… Karnım doymuş, bir sigara tellendirmiştim. Deniz kıyısında oturup keyif çatıyordum. Yeterince para da toplamıştım. Var mıydı benden güzeli!
Okula doğru yürümekti hedefim, ama canım başka bir şey yapmak istiyordu…
Bankanın önündeydim gene, dileniyordum. Bu konuda doğuştan yetenekliydim belli ki, para vermeden geçip giden yoktu. Ceplerimde yer kalmamıştı; yemek poşetine tıkmaya başladım paraları. “İnsan dediğin” diye düşündüm, “yatırım yapacağı yeri iyi biliyor!”
Akşamüstü saatlerine kadar sürdü bu iş. Tabanlarımdaki ağrı dışında herhangi bir sıkıntım yoktu. Ama buna bir son vermem de gerekiyordu. Dolu ceplerim ve poşetimle ayrıldım bankanın önünden. Geri dönüp hüzünlü gözlerle baktım; bankanın güvenlik görevlisi el sallıyordu. “Saçma!” diye söylendiğimi hatırlıyorum, “bundan saçmasını filmlerde bile göremem!” Sanki bir Frank Capra filminin içine düşmüş gibiydim. Ve tabii ki kovulmak da istemiyordum bu filmin kadrosundan!
Sabahın köründe verdiğim kararı uygulamaya koydum en sonunda, okula doğru yürümeye başladım. Yokuşu tırmanırken o gün yaşadıklarımı düşündüm, işlerin nasıl bu noktaya geldiğini. Tahmin edebileceğiniz gibi bir anlam veremedim! Onca yıllık hayatımda buna benzer bir şey yaşamamıştım, yaşayanını da duymamıştım. Vardır belki…
Bu düşüncelerle kampüsün kapısından girip yürümeye devam ettim. Çok çalışmış, iyice yorulmuştum, güzel bir dinlenmeye ihtiyacım vardı artık.
Yol üstündeki banklardan birine bıraktım kendimi sonunda. Boğaz manzarası uyuşturucu gibiydi. Gözlerim kapanıyordu. Elimdeki para dolu poşeti yastık yapıp uzandım banka. Huzurlu bir uykuyu hak etmiştim. Bir saat kestirsem yeterdi…
Ertesi sabaha kadar uyumak yoktu planımda, ama uyumuştum. Gene üşüyerek uyandım. Şöyle bir gerindim, temiz havayı yutar gibi ciğerlerime çektim. Üşüyen ellerimi ceplerime soktum. Cep delik cepken delikti! Yastığımın yerinde de yeller esiyordu…
Ve fakat, hayat şahaneydi be!

Sinema SE7EN Mecmua’nın
Mart 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar