Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

KABURGALARIM çatlamış veya kırılmıştı, ya da ben öyle sanıyordum. Sağ ayak bileğim de burkulmuştu, ama o bölgede hafif bir sızı dışında kırık çıkık yoktu. Yürüyebilirdim. Dönüş yolu uzundu ve yalnızdım. Nicolas Roeg şaheseri “Sonsuz Çöl”deki (Walkabout) gibi yanımda kardeşim de yoktu, yapayalnızdım. Ve fakat adam genç ve ateşliydi, koymazdı o yol! Tabiatı ‘keşif’ turuna tek başıma çıktıysam, bunun sonuçlarına da katlanmak zorundaydım.
Dere tepe yürürken, arada tırmanmam da gerekiyordu. Ve bu tırmanışlardan birinde ayağım kayınca yuvarlanıvermiştim bir 10-15 metre kadar. İşin kötüsü, bu halde yeniden tırmanmam gerekecekti o tepeye. Tepenin ardında ne göreceğim zerre kadar ilgilendirmiyordu artık beni, acıya teslim olmuştum. Sıkıp yok edilebilecek bir acı da değildi ki bu, neremi tutacağımı dahi bilemiyordum. Sen misin saçma sapan yerlere girip çıkan, olacağı buydu işte!
Ağustos güneşinden olabildiğince kaçabilmek için öğleden sonra çıkmıştım yürüyüşe. Ve hava yavaş yavaş kararıyordu, hızlanmalıydım. Bu halde mi?
‘Keşif’ turu dedim ya, biraz rotayı da harmanlamıştım doğrusu. Hava kararırsa dönüş yolunu bulmam zor olurdu. Acıyı bal eyleyip tırmanışa geçmeliydim artık. Kafa sesi gevezeliğini kısa kessem iyi olacak!
Bu kez aynı rotayı izlememeliydim. O rota başıma büyük bela açmıştı. Hem kim -hangi alanda olursa olsun- başarısız olduğu bir yoldan defalarca gitmeyi denemişti ki?
Şu iki kayanın arasından kazasız belasız geçersem olurdu bu iş. “Free Solo”dan öğrendiklerimi uygulasam, bir çıkış yolu bulur muydum? Belki evet, belki hayır… Ama ikinci kez yuvarlanırsam, kol-bacak falan kalmayabilirdi, kırardım onları da.
Evet, başlıyoruz… Başladık… Şu kaburga ağrısı da olmasaydı iyiydi! Ayak bileğimden yana pek derdim yoktu; çalıştıkça ısınıyor, ısındıkça acı hissedilmez oluyordu.
Yağmurun hafif hafif atıştırması ise hiç beklemediğim yerden yakaladı beni. Bastığım, tuttuğum yerler kaymaya başladı; iki ileri bir geri yapmak kaçınılmazdı. Vazgeçmek gibi bir seçenek de yoktu. Dağ başında şort-tişört bir gece geçirmem mümkün değildi.
Allahtan pabuçlar sağlamdı, taş gibi… “E, öyle olsaydı ilkinde kayıp düşmezdin!” diyorsunuz, ben de size hak veriyorum. Ama suçu pabuçlara atmayalım hemen, mesele bendim ilkinde. Hafife almıştım bu lanetli tepeyi…
Sizle konuşurken o iki kayanın olduğu noktaya yaklaştım. Beni lafa tuttuğunuz iyi oldu! Saçma sapan şeyler düşünmeden tırmandım ilk etabı. Hava kararmadan zirveye ulaşsam yeterdi, sonrasını bir şekilde halledebilirdim.
Ve geldik ‘kayalar’ bölgesine… Artık kimsenin kullanmadığı iPod’umdan kulağıma çalınan 1980’ler ‘new wave’ ezgileri de hızımı korumamı sağlıyorlardı. Tam da o esnada, Visage’dan “Fade To Grey” çalmaya başladı. Steve Strange yaşasaydı gurur duyardı muhtemelen!
Konuyu dağıtmayalım… O iki kayanın üzerine düşen yağmur damlaları endişelendirmedi değil beni. Oraya kadar bedenime nüfuz eden ağrılar dışında bir sıkıntım yoktu. Ama bunun ‘sıkıntı’ yaratma ihtimali büyüktü.
Bir iki patinajın ardından kayalardan birine sıkı sıkıya sarıldım. Sıkı sıkıya sarıldım diyorum da, aslında kayanın ucundaki çıkıntıyı kavradım sıkıca. Kendimi iyice o kayaya çektikten sonra diğerine doğru ufak bir sıçrama yapmam gerekiyordu. Tamam, “Free Solo”daki gibi imkansız bir görev değildi bu, ama insanlık için değilse de benim için devasa bir sıçrayış olacaktı.
Birinci aşamayı hallettim sanki; ilk kayaya sürünerek çektim kendimi. Kol ve bacaklarımdaki sıyrıkları dert edecek durumda değildim, mutluydum. Kayadan kopmadan birkaç dakika nefeslendim, zaferimin gururunu yaşadım! Ve tabii, sonraki zorlu hamleyi planlamaya çalıştım.
Sırılsıklam olmuştum, ama yağmurdan değil, terden. Saçım gözümü kapıyor, akan ter damlaları gözümün içine giriyordu. Human League’den “Don’t You Want Me” çalmaya başladı. Phil Oakey’nin sesi uyuşturucu gibiydi. Vaktiyle onun sesini taklit etmeye çalıştığım günler geldi aklıma. Aramızda kalsın, hâlâ çalışıyorum ama becerebilmiş değilim!
Ve ikinci kayaya sıçrama anı geldi çattı… Sonum, “127 Saat”teki (127 Hours) Aron Ralston gibi olmasın diye dua ettiğimi hatırlıyorum. Bırakın 127 saati, 7 saat bile dayanamazdım!
İkinci kayadaki bir çıkıntıyı kestirdim gözüme. Sıçrayıp tam da oraya tutunmak biraz zahmetli olacaktı. Koordinasyonum fena sayılmazdı, ama bu işin şakası yoktu. Tutup savurabilirdi beni aşağıya, yeniden.
Yaradana sığınıp attım kendimi ikinci kayaya…
Ve sağ elimle yakaladım çıkıntıyı…
Kendimi kayaya çekebilmek için sol elimi de aynı yere yapıştırmam gerekiyordu. Çıkıntıyı tek elimle tutmuş, sallanıyordum kayadan aşağıya doğru. Yanlış anlamayın, ‘ölüm atlayışı’ falan değildi bu. Düşsem ölmezdim, dibe doğru yuvarlanırdım, ama o aşamaya kadar gelmişken ne gerek vardı!
Kaslarım adeta yanıyordu. Artık kaburga ağrısını falan düşünmüyordum. Hadi, son bir gayret!
Tek elle sarkaç hareketi yapıp hız kazanınca, sol kolumu da bedenimle birlikte savurdum kayaya doğru…
Merak etmeyin, tutturdum çıkıntıyı, ıskalamadım, kayıp düşmedim de…
Sonrası kolaydı. Hele ki o noktaya kadar kazasız belasız gelmişken. Çektim kendimi kayanın üstüne, sonra da ardına geçiverdim. Benim için ‘imkansız görev’din sen ikinci kaya. Başardım!
‘Küçük’ insanların da böyle ‘küçük’ hedefleri oluyor işte! Daha büyüklerini kovalarken hiçleşmektense bunlarla yetinmekte fayda var.
O gün, ikinci kayayla ‘kan kardeş’ olduk. Kan, ter ve gözyaşım ona akarken; onun tozu toprağı da bedenimle bütünleşti. Bir mücadele değildi bizimki, tam bir dayanışmaydı. Uzattığım eli geri çevirmedi, tutup kendine çekti, sıkı sıkı sarıldı bana…
Yılda bir kez gidiyorum aynı yere, ziyaret ediyorum kan kardeşimi. Şükranlarımı sunuyorum ona. Bir çocuğum olursa, tanıştıracağım onu da ‘ikinci kaya’ teyzesiyle!

Sinema SE7EN Mecmua’nın
Nisan 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar