Etiketler

, , , , , , , , , , ,

GECENİN ilerleyen saatleriydi… Kanepeye uzanmış, çekirdeğimi yanıma almış, sevdiceğim filmlerden birini izlemeye hazırlanıyordum. Hangisi mi? Merakta bırakmayayım sizi, Sidney Lumet’den “Köpeklerin Günü” (Dog Day Afternoon). Hani şu Al Pacino’nun ‘aşkı için banka soyduğu’ şaheser. Epeydir de izlememiştim filmi, yeniden tozunu almak iyi gelecekti, hem ona hem de bana. Keyfim yerindeydi anlayacağınız.
Film başladığında keyfim katlanmıştı, Elton John’dan “Amoreena” eşliğinde dalıp gitmiştim bir kez daha “Köpeklerin Günü”ne. Alttakilerle üsttekilerin tezatını keskin anlarla veren açılıştaki kent manzaraları, iki saat boyunca göreceklerime de enfes bir giriş yapıyordu. Ya da ben öyle sanıyordum!
Henüz açılış görüntülerinin heyecanını yaşamakla meşguldüm ki, aniden donup kaldım. Coşkun bir nehir misali akmaya hazırlanan, sinema sanatına duyduğum sevdayı bir kez daha belgelemeyi uman ben, ciddi ve düşünceli bir tavra bürünmüştüm.
Sebepsiz değildi tabii ki bu. Ekranda gördüğüm ‘şey’, beni bu duruma sürüklemişti. Somurtkanlığım zirve yapmış, yetmemiş, sinirli sinirli nefes alıp vermeye başlamıştım bir de. Beni harekete geçiren ‘şey’le hesaplaşmalıydım. O an aklımdan geçen buydu.
Vakit geçirmeden kalktım yerimden, bir şeyler yapmalıydım. Pek de düşünmeye gerek kalmadan giyinmeye başladım. Ardından da bavulumu toparladım. Gidecektim belli ki. Ama nereye? Bilmiyor, bilemiyordum!
Uykusunun en güzel yerinde mışıldayan sevdiğim kadına bir öpücük kondurup kısa bir not yazdıktan sonra attım kendimi dışarı. Sizce haksızlık mı yapıyordum ona? Ama vardır sizin de böyle anlarınız, başınızı alıp çekip gittiğiniz ya da gitmek istediğiniz. Yok mudur? Gidersiniz ya da gidemezsiniz, o başka!
Arabaya doğru yürürken gözlerimdeki ışığın iyiden iyiye söndüğünü fark etmemem mümkün değildi. Kayıp gidiyor, siliniyordum adeta. Telaşla kapıyı açıp bindim araca ve derin bir soluk alıp çalıştırdım motoru. Kararlıydım! Neyi, nasıl, neden yapacağımı, nereye gideceğimi biliyor gibiydim. Bastım gaza…
‘Black Mamba’ adını verdiğim otomobil, İstanbul’un ‘ölgün’ sokaklarında hızla yol alıyordu. Gecenin içinden süzülüp gelen ışıkları bir bir geçip gidiyor, ‘karanlığın ordusu’na doğru akıyordum. Geride bıraktıklarımdan ziyade önümdeki ‘kayıp otoban’a odaklanmıştım. Karanlığa, daha karanlığa, nihai karanlığa…
Bir yandan da düşünüyordum. Ne görmüştüm ekranda? Neden beni telaşa düşürmüştü bu şey? Nasıl olurdu da bir insan birdenbire bu kadar değişebilirdi? Ve nereye gidiyordum? Tüm bu sorular, kısa süre sonra cevaplarını bulacak gibiydi. Cevapsız kalmalarını mı dilemeliydim yoksa?
Kentin ışıkları, artık iyice geride kalmıştı. Kara, kapkara bir yolda gidiyor, adeta uçuyordum. Gözlerimdeki ışık, yeniden normale dönüyor; yüzümdeki somurtkan görünüm, hafif bir tebessümle yer değiştiriyordu. Belli ki ‘ışığın bittiği yer’de aradığım şeyi bulacaktım. Ne olduğunu bilmesem de…
Hız göstergesi, ölçü tanımaz noktaya dayandığını haykırıyordu. Tozu toprağa katarak ‘kıyamet’ime doğru gider gibiydim. Yolun sonuna geldiğimi hissediyordum. ‘Dönüşü olmayan nokta’yı çoktan geçmiştim.
Ve ellerimi direksiyondan çektim, ‘Black Mamba’nın hızını bir nebze olsun düşürmeden.
Gözlerimi kapadım ve ekranda gördüğüm ‘şey’le baş başa kaldım…
Kendi yüzümü görmüştüm ekranda, “Köpeklerin Günü”nün açılışında, “Amoreena” eşliğinde. Bir ayrıntı, dünyamı altüst etmiş, beni bu kısa ama ‘müthiş serüven’i yaşamaya itmişti.
Ekranda gördüğüm ‘ben’in göz kapakları yoktu. Ve o kadar gerçekçiydi ki, handiyse bir ‘kehanet’ havası seziliyordu.
Hayatın içinden geçip giderken her şeyi görmek zorunda olma cehennemi, yüzümü düşürmüş, beni derin düşüncelere itmişti. Ama kısa zamanda tercihimi yapmış ve bir ‘ölü ozanlar derneği’ üyesi olmaya karar vermiştim…
Sürücü kontrolü olmayan ‘Black Mamba’, keskin virajı alamayarak önce taklalar attı, sonra da derin uçurumdan aşağıya doğru hızlı bir inişe geçti…
Gördüğüm son şeyse…
‘Hiçlik’ti, sevdiğim kadına bıraktığım nottaki gibi…

Sinema SE7EN Mecmua’nın
Haziran 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar